Babasayfa
Video Matik
Matik Oyunlar
Gurruplar
Yardım Matik
Eğitim
Google.com
Kitapların Dünyası / E-book kategorisinde açılmış olan Eclipse - Tutulma Kitabı Türkçe Özeti ( Full ) İndir Oku konusu , Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri ÖNSÖZ Çevirdiğimiz dolaplar tüm çabalarımıza rağmen boşa çıkmıştı. Kalbimdeki acıyla onun beni savunmasını izledim. Sayıca ondan fazla olduklarından böylesine yoğun şekilde dikkatini toplamış olması şüpheye düştüğünü ...
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#1 (permalink) | |||||||
![]() |
Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri ÖNSÖZ Çevirdiğimiz dolaplar tüm çabalarımıza rağmen boşa çıkmıştı. Kalbimdeki acıyla onun beni savunmasını izledim. Sayıca ondan fazla olduklarından böylesine yoğun şekilde dikkatini toplamış olması şüpheye düştüğünü belli ediyordu. Yardım beklemediğimizi biliyordum, şu anda ailesi de onun bizim için mücadele ettiği gibi kendi hayatları için dövüşüyordu. Diğer dövüşün sonucunu öğrenebilecek miydim?Kimin kazanıp kimin kaybettiğini keşfedebilecek miydim? Bu kadar uzun süre hayatta kalabilir miydim? İhtimaller hiç de iyi görünmemişti. Kara vahşi gözler benim ölümümü şiddetle arzuluyor, koruyucumun dikkatinin dağılacağı anı kolluyor. O an geldiği zaman kesinlikle öleceğim. Bir yerlerde, çok ama çok uzakta, soğuk bir ormanda bir kurt uludu. Full PDF Halinde indirmek için alttaki linke tıklayınız
|
|||||||
|
|
|
| CaPoNe Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi: |
|
|
#2 (permalink) | ||
![]() |
1. Bölümü görmek için lütfen konuya mesaj yazınız.
|
||
|
|
|
| CaPoNe Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: |
krALCARSI (05.02.2010)
|
|
|
#3 (permalink) | ||
![]() |
Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 2 (KAÇAMAK)
İspanyolca dersinden çıkmış kafeteryaya doğru yürürken tuhaf biçimde mutlu hissediyordum.Ve bunun tek nedeni dünyadaki en mükemmel insanın elini tutmam değildi. Belki de mahkumiyetimin sona ermiş ve artık özgür bir kadın olmam bunun nedeniydi. Ya da bunun belirgin biçimde benimle ilgisi yoktu. Belki de özgürlük hissi tüm okula çökmüştü. Okul çok dingindi, ve özellikle de son sınıflar için, havadaki anlaşılabilir bir heyecan vardı. Özgürlük o kadar yakındaydı ki neredeyse dokunulup, tadı alınabilecek bir hale gelmişti. Tüm işaretler her yerdeydi. Kafeteryanın duvarlarını dolduruyordu, çöp kutularının üstü rengarenk küçük ilanlarla kaplıydı. Bu ışıl ışıl ilanlarda insanlara yıllık almalarını, kendi dönemlerine ait yüzükleri, mezuniyet cüppelerini, şapkalarını ve püsküllerini almak için son tarih hatırlatılıyordu – alt sınıflardan öğrencilerse bu yıl yapılacak balo için çalışıyorlardı. Balonun reklamı iç karartıcı bir şekilde güllerden olmuş bir çelenkle yapılıyordu. Büyük dans bu hafta sonu yapılacaktı ama Edward'dan beni zorunlu tutmaması için büyük bir söz almıştım. Zaten bu insani deneyimi daha önce yaşamıştım. Hayır, bugün beni mutlu eden kişisel özgürlüğümdü. Okul yılının sona erecek olması diğer öğrencilere verdiği gibi zevk vermiyordu. Aslına bakılırsa ne zaman bunun hakkında düşünsem midem bulanıyordu. Bu yüzden düşünmemeye çalışıyordum. Fakat herkesin hakkında konuşmaya bu kadar istekli olduğu bir konudan kaçmaya çalışmak oldukça zordu. "Tanıdıklarına haber mektuplarını yolladın mı?" Edward ve ben otururken Angele sormuştu bunu. Açık kahverengi saçlarını her zaman yaptırdığı düz saç modelinden farklı olarak bugün özensiz bir at kuyruğu yapmıştı ve gözlerinde de çılgınca bir bakış vardı. Alice ve Ben de Angela'nın diğer tarafındaydı. Ben'in gözlüğü burnunun üzerinde aşağıya inmiş, kısık gözlerle elindeki çizgi romanı okumaya çalışıyordu. Alice üzerimdeki kot ve tişörte dikkatle bakıyordu ve bu beni utandırmıştı. Muhtemelen kafasında bana daha uygun bir şeyler giydirmeye çalışıyordu. Benim modaya karşı bu umarsız tavrım onun açısından gerçekten can sıkıcıydı. Eğer ona izin verseydim, sanki büyük bir barbie bebekmişim gibi günde defalarca beni giydireceğine emindim. "Hayır," diye cevapladım Angela'yı. "Önemi yok, gerçekten. Renée mezun olacağımı biliyor. Başka kime söylemeliyim ki?" "Peki ya sen Alice?" Alice gülümsedi. "Hepsini yolladım." "Ne kadar şanslısın," Angela iç geçirdi. "Annemin bin tane kuzeni var ve benden hepsine el yazısıyla tek tek yazmamı bekliyor. Yazarken elim kopacak. Bunu erteleyemem de, şimdiden korkudan ölüyorum bile." "Sana yardım ederim," dedim. "Eğer korkunç el yazımın bir sakıncası yoksa." Charlie bundan çok hoşlanacaktı. Gözümün ucundan Edward'ın gülümsediğini gördüm. O da hoşlanmış olmalıydı, bu sayede kurt adamlar olaya dahil olmadan Charlie'nin şartlarını yerine getirmiş olacaktım. Angela rahatlamış görünüyordu. "Bu çok nazikçe. Ne zaman istersen o zaman gelirim sana." "Aslında eğer mahsuru yoksa ben sizin eve gelmeyi tercih ederim çünkü ben benimkinden bıktım da. Charlie dün gece cezamı sona erdirdi." İyi haberi verirken gülümsedim. "Gerçekten mi?" diye sordu Angela, tatlı bir heyecan kahverengi gözlerinin parlamasına neden olmuştu. "Sonsuza kadar cezalı olduğunu sanıyordum ben." "Senden daha çok şaşırdım ben. Beni okul bitimine kadar cezalı tutacağından son derece emindim." "Bu harika Bella! Bunu kutlamak için dışarı çıkmalıyız." "Bunun ne kadar harika olduğu hakkında hiçbir fikrin yok." "Ne yapalım peki?" Alice derin düşüncelere dalmıştı, yapabileceklerini düşünerek yüzü aydınlanmıştı. Alice'in fikirleri genelde benim için fazlasıyla şatafatlı olurdu ve bunu o anda gözlerinden okuyabiliyordim, bir şeyleri abartmaya bayılırdı. "Alice her ne düşünüyorsan, onu yapmak için özgür olduğumu pek sanmıyorum." "Özgür olmak özgür olmaktır, değil mi?" "Bazı kısıtlamalar olduğuna eminim, örneğin Amerika kıtasında kalmak gibi." Angela ve Ben güldüler ama Alice hayal kırıklığı içerisinde yüzünü buruşturdu. "Peki o zaman ne yapacağız?" diye ısrarla sordu. "Hiçbir şey. Bak, önce babama şaka yapmadığından emin olmak için birkaç gün verelim. Hem zaten yarın da okul var." "Öyleyse bu hafta sonu kutlayacağız." Alice'in coşkusu engellenemezdi. "Tabii ki," dedim, onu yatıştırmış olmayı umuyordum. Tuhaf bir şeyler yapmayacağımdan emindim çünkü Charlie'i ile işleri ağırdan almak daha akıllıca olacaktı. Ondan bir iyilik istemeden önce ne kadar güvenilir ve yetişkin olduğumu gösterme şansı elde edecektim. Angela ve Alice seçenekler hakkında konuşmaya başladılar, sonra Ben de çizgi romanını bir kenara bırakıp konuşmaya katıldı. Ben ise bütün ilgimi yitirmiştim. Bir dakika önce bahsettiğim özgürlüğüm şaşırtıcı şekilde bir anda sıkıcı bir mevzuya dönmüştü. Onlar Port Angeles mı Hoquiam mı diye karar vermeye çalışırken ben iyice huzursuz bir hale gelmiştim. Bu rahatsızlığımın asıl nedenini fark etmem çok uzun sürmedi. Ormanda Jacob Black'e elvada dediğim zamandan beri ısrarla bir anı beni inatla rahatsız ediyordu. Sanki yarım saatte bir saatin alarmı çalıp kafamda Jacob'ın acı içerisindeki yüzünün belirmesine neden oluyordu. Onun hakkında sahip olduğum bu son anıydı. Bu anı kafamda belirdiğinde serbest olmamın neden beni tatmin etmediğini anladım. Çünkü bu tam bir serbestlik değildi. La Push haricinde istediğim her yere gidebileceğime emindim. İstediğim her şeyi yapabilirdim Jacob'ı görmek dışında. Kaşlarımı çatmıştım. Bunun bir orta yolu olmak zorundaydı. "Alice?Alice!" Angela'nın sesi beni daldığım derin düşüncelerden uyandırdı. Elini Alice'in bomboş bakan yüzüne doğru sallıyordu. Alice'in yüzündeki ifade bir şekilde tanıdıktı benim için, bu ifade ani bir şok hissinin bütün vücudumda yayılmasına neden oldu. Gözlerindeki dalgın bakış çevremizi saran kafeteryadan bağımsız olarak onun kendi şeklince bambaşka ama gerçek bir şeyi gördüğünü anlatıyordu bana. Bir şeyler olacaktı, ve çok yakın zamanda olacaktı. Ürperdiğimi hissettim. Sonra Edward güldü, çok doğal ve rahattı. Angela ve Ben ona baktı ama benim gözlerim Alice'e kilitlenmişti. Ansızın sanki biri onu tekmelemişçesine ayağa fırladı. "Şekerleme zamanı mı Alice?" diyerek dalga geçti Edward. Alice tekrar kendine gelmişti. "Üzgünüm hayal görüyordum, sanırım." "Hayal görmek iki saat derse girmekten iyidir," dedi Ben. Alice öncesinden daha da canlı bir şekilde konuşmalara katıldı, belki de biraz fazla canlıydı. Bir an gözlerinin Edward ile birleştiğini gördüm, bir dakika süren bu zamandan sonra kimse fark etmeden Angela'ya baktı. Edward sessizdi ve sanki dalgınmışçasına rol yaparak saçlarımla oynuyordu. Sabırsızca Edward'a Alice'in ne gördüğünü sormak için bekliyordum ama bütün öğlen bir an olsun yalnız kalmamıza fırsat kalmadan geçip gitti. Bu beni tuhaf hissettirmişti, neredeyse kasıtlı olduğunu düşünmüştüm. Yemekten sonra Edward adımlarını Ben'inkine uydurarak yavaşlattı ve daha önce bitirdiğini bildiğim ödevler hakkında onunla konuşmaya başladı. Genelde sınıflar arasında birileri olsa da biz de kendimiz için biraz zaman bulabilirdik. Son zil çaldığında Edward, Mike Newton ile konuşmaya başladı, Mike park yerine doğru giderken onun yanında yürüdü. Ben de onların arkasından Edward'ın beni sürüklemesine izin verdim. Onları dinlerken kafam karışmıştı, Mike Edward'ın arkadaşça sorduğu sorulara cevap veriyordu.Görünüşe göre Mike'ın arabasıyla başı dertteydi. "...ama aküyü değiştirdim," demişti Mike. Gözleri bir an irileşmişti ve sonra da Edward'a sakince bakmıştı. Şaşırmıştım, tıpkı daha önce olduğu gibi. "Belki de sorun kablolardır?" diye sordu Edward. "Belki. Arabalar hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyorum," diye kabul etmişti Mike. "Birilerine göstermem lazım ama Dowling'e götürmek beni aşar." Benim tamircimi önermek için ağzımı açtıysam da hemen sonra kapadım. Tamircim bugünlerde meşguldu, kendisi dev bir kurt olarak yeterince sorunla boğuşuyordu. "Birkaç bir şey biliyorum, istersen bir bakabilirim," dedi Edward. "Sadece Bella ve Alice'i eve bırakmamı bekle yeter." Mike da ben de Edward'a ağzımız açık bakakalmıştık. "Eee...teşekkürler," diye mırıldandı Mike kendini toparlayıp. "Fakat çalışmalıyım Belki başka zaman." "Kesinlikle." "Görüşürüz." Mike arabasına bindi ve başını kuşkuyla salladı. Edward'ın içerisinde Alice'in de bulunduğu Volvo marka arabası ise iki araba ilerdeydi. "Bu da neydi böyle?" diye homurdandım, Edward aracın kapısını benim için tutuyordu. "Sadece yardımcı olmak istedim," diye yanıtladı Edward. Ve sonra arabanın arka koltuğunda oturan Alice nefes almadan konuşmaya başladı. "Sen gerçekten motor hakkında çok da fazla bir şey bilmezsin Edward. Belki de Rosalie'yi bu gece bir bakması için getirmeliyiz, böylece Mike senin yardım teklifini kabul etmeye karar verirse daha iyi olur. Tabi Rosalie yardım etmek için ortaya çıktığında yüzündeki ifadeyi görmek de çok komik olurdu. Fakat Rosalie üniversiteye gitmek için tüm ülkeyi geçmek zorunda kaldığından bu çok da iyi bir fikir değil sanırım. Çok yazık. Sanırım Mike'ın arabasıyla senin ilgilenmen gerekecek. Senin ilgini sadece şık italyan spor arabalar çekiyor. İtalya ve orada çaldığım spor arabadan bahsetmek bana hala sarı bir Porsche cinsi araba borçlu olduğunu anımsattı. Noel'de ne istemeliyim bilmiyorum..." Bir dakika sonra söyledikleri bir vızıltı halini aldığından sabırla bekledim. Edward benim sorularımdan kaçınıyormuş gibi gelmişti. Sorun değildi. Yakında benimle bolca yalnız kalmak zorunda olacaktı. Bu sadece bir zaman meselesiydi. Görünüşe göre Edward da bunu fark etmiş gibiydi. Alice'i her zaman olduğu gibi Cullenlar'ın evlerinin girişindeki yolda bırakmıştı, aslında onu eve kadar götürmesini beklemiştim. Alice arabadan inerken Edward'a sert bir bakış attı. Edward son derece sakin görünüyordu. Alice ağaçların arasında kaybolup gitti. Arabayı döndürüp Forks yoluna çıktığımızda çok sessizdi. Bekliyordum, beni paylayıp paylamayacağını merak ediyordum. Fakat yapmadı ve bu beni gergin bir hale getirdi. Alice bugün ne görmüştü? Bana söylemek istemediği bir şeydi ve ben de bunu bana söylememesinin nedeninin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Belki de sormadan önce kendimi hazırlamam daha iyi olurdu. Duyduğum şey yüzünden çılgına dönmek istemiyordum ya da söyleyeceği her neyse kaldıramayacağımı düşünmesini istemiyordum. Charlie'nin evine ulaşana kadat ikimiz de sessizliğimizi koruduk. "Bu günki ödevim az." dedi. "Hmm," diye onayladım. "Tekrar içeri girmeye iznim olduğunu mu düşünüyorsun?" "Charlie beni okula götürmek için uğradın diye küplere binmedi." Fakat Charlie'nin eve geldiğinde beni ve Edward'ı birarada görürse surat asacağına emindim. Belki de ona özel özel bir yemek yapmalıydım. İçeri girdik, ben merdivenlerde yukarı çıkarkan Edward da beni takip etti. Yatağıma uzanıp pencereyi seyrederken benim alınganlığımdan bihaber görünüyordu. Çantamı koydum ve bilgisayarı açtım. Anneme cevap yazmam gereken bir e-posta vardı ve cevap yazmam uzun sürdüğünden sürekli endişelenirdi. Eski bilgisayarımın büyük bir gürültü çıkararak açılmasını beklerken parmaklarımla ritim tutuyordum. Sonra masaya hızlıca ve endişeyle vurdum. Ve sonra parmaklarını benimkilerinin üzerine koydu, onları hareketsiz tuttu. "Bugün biraz sabırsız mıyız?" diye mırıldandı. Başımı kaldırdım, iğneleyici bir söz söyleme niyetindeydim ama yüzü sandığımdan daha da yakınımda duruyordu. Sadece birkaç santimetre uzakta duran altın rengi gözleri alev alev yanıyordu ve soluduğu buz gibi hava dudaklarımı yalıyordu. Onun tadını neredeyse alabiliyordum. Söylemeyi planladığım zekice cevabı hatırlamıyordum o an. Aslında kendi adımı bile unutmuştum. Kendimi toplamam için bana zaman vermedi. Eğer kendi bildiğim şekilde devam etseydim zamanımın çoğunu Edward ile öpüşerek geçirirdim. O buz gibi, mermerden sert ama aynı şekilde nazik ve benimkilerle aynı ritimle hareket eden dudaklarla kıyaslanabilecek hiçbir duyguyu hayatım boyunca yaşamamıştım. Kendi bildiğimden çok da sık sapmazdım. Bu yüzden parmakları saçımdaki tokaya uzandığında çok şaşırdım. Kollarım onun boynunda kenetlenmişti, onu burada esir olarak tutabilmek için daha güçlü olmayı istedim. Bir eli sırtıma doğru kaydı ve bedenimi onun onu sert göğsüne bastırdı. Üzerinde süveteri olduğu halde teninin buz gibi soğuğu beni titretmeye yetmişti. Aslında zevkten ve mutluluktan dolayı titriyordum fakat elleri karşılık vermeyi bırakmıştı. Biliyordum derin bir nefes verip, beni kendisinden hünerli bir şekilde uzaklaştırıp bir akşam için hayatlarını yeterince riske attıklarını söylemesine sadece üç saniye vardı.Bunlar benim son saniyelerimdi, onu etkilemek için neredeyse kendimi paralıyordum. Dilimin ucu alt dudağının kıvrımına değdi; sanki parlatılmış gibi kusursuz biçimde pürüzsüzdü ve tadı da..." Yüzümü kendininkinden uzaklaştırdı, onu kavrayışımı kolaylıkla çözmüştü. Muhtemelen bütün gücümü kullandığımı fark etmemişti bile. Boğazından gelen, alçak bir tonda kahkaha attı. Katı biçimde terbiye ettiği gözleri heyecanla parlıyordu. "Ah, Bella," diye inledi. "Üzgün olduğumu söylemek isterdim ama değilim." "Ve ben de üzgün olmadığın için üzgün hissetmeliyim ama değilim. Belki de gidip yatmalıyım." Derin bir nefes verdim, biraz başım dönmüştü. "Eğer bunun gerekli olduğunu düşünüyorsan..." Yüzüne çarpık bir gülüş yayıldı ve kendisini toparlayıp benden uzaklaştı. Kafamı toplayabilmek için bir kaç defa salladım ve bilgisayarıma geri döndüm. Artık ısınmıştı ve vızıldıyordu. Aslında vızıltıdan çok çıkan ses gıcırtı halini almıştı. "Renée'ye selamlarımı ilet." "Emin olabilirsin." Renée'nin e-postasını gözden geçirdim, yaptığı aptalca şeylere başımı salladım. Bunu ilk okuduğum zaman çok eğlenmiş ve dehşete düşmüştüm. Tam anneme göre bir şeydi; paraşütle atladığında yükselikten dolayı korkudan donup kalmıştı ama sonra kayışı çekmeyi ve uçuş eğitmenini hatırlayabilmişti. İki yıldır evli olduğu eşi Phil'in paraşütle atlamasına izin verdiği için hayal kırıklığına uğramıştım. Onunla daha iyi ilgilenebilirdim. Biliyordum ki çok daha iyi bir durumda olurdu. Kendime ne yaparsam yapayım eninde sonunda her şeyin kendi yolunu bulacağını anımsattım. Herkesin kendi hayatını yaşamasına izin vermeliydim... Hayatımın büyük çoğunluğunu Renée ile ilgilenerek geçirmiştim, sabırla onu çılgınca planlarından uzak tutmak için rehberlik etmiş, bunları yapmaması için onunla konuşmuştum. Her zaman annem tarafından hoş görülmüş, oyalanmış ve biraz da ona karşı küçümser bir tavır içerisinde olmuştum. Onun yaptığı hatalar silsilesine tanık olmuş ve kendi kendime gizlice bunlara gülmüştüm. Sersem Renée . Ben annemden farklıydım. Daha düşünceli ve tedbirliydim. Yetişkindim ve sorumluluk sahibiydim. Kendimi böyle görüyordum. Edward'ın beni öpmesiyle kafama balyoz inmiş gibiydi ama gene de annemin hayatını değiştiren en büyük hatasını düşünmeden edemiyordum. Aptal ve romantikti, liseden mezun olur olmaz yeterince tanımadığı bir adamla evlenmiş ve bir yıl sonra da beni dünyaya getirmişti. Her zaman bana, hiçbir şeyden pişman olmadığı ve başına gelen en güzel şey olduğum konusunda yeminler ederdi. Ve benim kafama akıllı insanların evliliği ciddiye aldığını kazımıştı. Yetişkin insanlar üniversiteye gidip bir ilişkiye başlamadan önce kariyerlerine başlardı. Benim asla onun gibi düşüncesiz, sarsak ve kasaba kızı olmayacağımı biliyordu. Dişlerimi gıcırdattım ve onun yazdığı e-postaya cevap yazmaya konsantre olmaya çalıştım. Son kısma geldiğimde neden cevap yazmamın bu kadar uzun süre aldığını hatırlamıştım. "Uzun süredir Jacob'dan bahsetmiyorsun," yazmıştı. "O bugünlerde nasıl?" Bunu ona Charlie'nin söylettiğine emindin. İç geçirip ve hızla yazmaya başladım; cevabımı iki duygusuz paragrafın arasına sıkıştırdım. Jacob iyi, sanırım. Bugünlerde onu çok fazla görmüyorum; zamanının çoğunu La Push'da bulunan grubundaki arkadaşlarıyla geçiriyor. Hoşnutsuz bir şekilde gülümsedim, sonra da Edward'ın selamlarını iletip "gönder" tuşuna bastım. Bilgisayarı kapatıp ayağa kalkana kadar Edward'ın sessizce arkamda dikildiğini farkedememiştim. Tam onu yazdıklarımı gizlice okuduğu için azarlayacaktım ki ilgisinin bende olmadığını fark ettim. Üstünden kabloların tuhaf biçimde etrafa saçıldığı siyah bir kutuyu inceliyordu. Bir dakika sonra onun Emmet, Rosalie ve Jasper'ın bana son doğum günümde verdikleri araba teybi olduğunu anladım. Doğum günü hediyelerimi elbise dolabımın içerisinde toz yığını altında unutmuştum. "Bunu niye yaptın?" dehşet dolu bir ifadeyle sordu. "Gösterge paneline yakışmadı." "Sen de ona işkence etmeye karar verdin öyle mi?" "Makinelerle aramın nasıl olduğunu bilirsin. Kasıtlı olarak zarar vermiyorum." Başını salladı, yüzünde sahte bir acı ifadesi kondurmuştu. "Onu öldürdün." Omuz silktim. "Yaa." "Onu bu halde görselerdi çok alınırlardı," dedi. "Sanırım ev hapsinde olman iyi oldu. Onlar fark etmeden yerine yanisini alacağım." "Teşekkürler ama süslü bir teybe ihtiyacım yok." "Onu senin için almayacağım, sadece yerine yenisini koyacağım." İç geçirdim. "Geçen yıl çok da iyi hediyeler almadın," dedi sıkıntılı bir sesle. Aniden eline geçirdiği kağıdın ucuyla kendi kendini serinletmeye çalıştı. Sesimin titreyeceğinden korkarak cevap vermedim. Benim korkunç on sekizinci yaş partim tüm o geniş çaplı sonuçlarına rağmen hatırlamak istemediğim bir şeydi. Fakat onun hatırlatması beni şaşırtmıştı. O bu konuda benden daha hassastı. "Bunların tarihinin dolmak üzere olduğunu fark ettin mi?" diye sordu, elinde tuttuğu kağıdı kastediyordu. Bu da bir başka hediyeydi; Esme ve Carlisle tarafından Renée'yi Florida'da ziyaret etmem için armağan edilmiş uçak biletlerinin makbuzuydu. Derin bir nefes aldım ve donuk bir şekilde sorusunu cevapladım. "Hayır, onları unutmuşum." Yüzündeki ifade heyecanlı ve olumluydu; devam ettiğinin aksine yüzünde ufacık olsa derin bir duygusallık yoktu. "Pekala, hala zamanımız var. Hem özgürsün artık...ve seni baloya götürmemi reddedeceğinden bu hafta sonu da boşuz." Gülümsüyordu. "Neden serbest kalmanı böyle kutlamıyoruz?" Şaşırmıştım. "Florida'ya giderek mi?" "Amerika kıtasına izin verildiğini söylemiştin." Ona ters bir bakış attım, şüpheli görünüyordu, bunun nereden çıktığını anlamaya çalışıyordum. "Yani?" diye ısrarla sordu. "Renée'yi görmeye gidiyor muyuz yoksa gitmiyor muyuz?" "Charlie buna asla izin vermez." "Charlie seni anneni ziyaret etmekten alıkoyamaz. Vesayetin hala onda." "Ben kimsenin vesayetinde değilim.Yetişkin biri oldum." Neşeli bir gülümseme hemen yüzüne yerleşti. "Kesinlikle." Bunun mücadele etmeye değmeyen bir şey olacağına bir dakikadan daha az sürede karar verdim. Charlie çılgına dönerdi, sebebi da sadece Renée'yi görmeye gittiğim için değil Edward'la gideceğim için olurdu. Benimle aylarca konuşmayabilirdi ve muhtemelen tekrar cezalı olurdum. Bundan bahsetmemek kesinlikle akıllıcaydı. Belki birkaç hafta sonra, bir mezuniyet hediyesi olarak olabilirdi ama. Fakat annemi birkaç hafta sonra değilde hemen görebilme fikrine karşı koyamıyordum. Renée'yi uzun süredir görmemiştim. Ve onunla iyi koşullar altında görüşmemizin üzerinden çok uzun zaman geçmişti. Son defasında onunla görüştüğümde Phoenix'deydim ve vaktimi hasta yatağında geçirmiştim. Buraya son gelişindeyse ben dış dünyayla olan ilgimi kesmiş durumdaydım. Onu harika anılarla bıraktığım pek söylenemezdi. Ve belki de Edward ile ne kadar mutlu olduğumu görürse Charlie'ye rahatlamasını söyleyebilirdi. Ben düşünürken Edward da yüzümdeki ifadeden neler olduğunu kestirmeye çalışıyordu. İç geçirdim. "Bu hafta olmaz." "Neden ama?" "Charlie ile kavga etmek istemiyorum. O beni affettikten bu kadar kısa süre sonra olmaz. Kaşlarını çattı. "Bence bu hafta sonu mükemmel," diye söylendi. Başımı hayır anlamında salladım. "Başka zaman." "Bu evde kapana kısılmış olan sadece sen değilsin biliyosun." Bana hiddetle baktı. Şüphe tekrar geri dönmüştü. Bu tarz davranışlar hiç de ona göre değildi. O kesinlikle kendini düşünen biri olmamıştı hiç. Beni ikna etmeye çalıştığını biliyordum. "İstediğin yere gidebilirsin," parmağımla dışarıya gösterdim. "Dışarısı sensiz ilgimi çekmiyor." Gözlerimi dramatik bir şekilde abartıyla devirdim. "Ciddiyim," dedi. "Dış dünyayı biraz ağırdan alalım, olmaz mı? Mesela önce Port Angeles'de sinemaya gitmekle başlayabiliriz..." Sızlanırcasına konuştu. "Boşver. Sonra konuşuruz." "Bu konuda konuşacak bir şey yok." Omuz silkti. "O zaman yeni bir konuya geçelim," dedim. Öğleden sonra endişelendiğim konuyu nerdeyse unutacaktım. "Alice öğle yemeğinde ne gördü?" Konuşurken gözlerim onunkine sabitlenmişti, tepkisini ölçmeye çalışıyordum. Yüz ifadesini topladı, topaz rengi gözlerinde bir sertleşme belirmişti. "Jasper'ı tuhaf bir yerde gördü, güneybatıda bir yerde Alice'in fikrine göre ilk...ailesinin yakınlarında. Fakat geri dönmek gibi bir isteği yoktu." Derin bir nefes verdi. "Bu onu endişelendirdi." "Ya." Bu benim beklediğim şeyin yakınından bile geçmemişti. Fakat Alice'in Jasper'ın geleceğine odaklanmış olması mantıklıydı. Jasper onun ruh ikiziydi, her ne kadar ilişkilerinde Rosalie ve Emmett gibi göz önünde yaşamasalar da birbirlerinin gerçek yarısıydılar. "Neden bana daha önce söylemedin?" "Fark ettiğini anlamamıştım," dedi. "Her durum da çok da önemli değil." Hayal gücüm trajik şekilde kontrolden çıkmıştı. Son derece normal bir öğleden sonra geçirmiştim ama bunu zihnimde faklı kurup Edward'ın bir şeyleri benden sakladığına karar vermiştim. Kesinlikle terapiye ihtiyacım vardı. Alt kata ders çalışmak için indik, Charlie'nin erken gelme ihtimalini göz önünde bulundurduk. Edward ödevlerini birkaç dakikada bitirdi; bense Charlie'nin akşam yemeğini hazırlamaya karar verene kadar matematik dersimin zorlu ödevleriyle uğraştım.Edward bana yardım etti, malzemeleri görmek yüzünü asmasına neden olmuştu – insan yemekleri onu biraz iğrendiriyordu. Dalkavukluk yapmak istediğimden Büyükanne Swan'ın Stoganoff tarifini yapmıştım. Benim en sevdiğim yemeklerden biri değildi ama Charlie memnun olacaktı. Charlie eve geldiğinde iyi bir havadaydı. Edward'a bile kaba davranmadı. Edward biz yemeğe başladığımızda her zaman olduğu gibi özür dileyerek kalktı.Ön odadan gece haberlerinin sesi geliyordu ama Edward'ın izlediğinden şüpheliydim. Üç porsiyon yedikten sonra Charlie ayaklarını boş sandalyeye uzattı ve ellerini şişmiş olan karnında birleştirdi. "Bu harikaydı Bells." "Beğendine memnun oldum. İş nasıldı?" Yemek yerken öylesine meşguldü ki daha önce konuşmaya fırsat bulamamıştım. "Yavaş sayılırdı. Aslında hiçbir şey yapmadık. Mark ve ben öğleden sonrasının büyük çoğunluğunu kağıt oynayarak geçirdik," gülümseyerek devam etti. "Ben kazandım ama, on yediye yedi aldım oyunu. Ve sonra da Billy ile telefonda gevezelik ettik." İfademi korumaya çalıştım. "O nasıl?" "İyi, iyi. Eklemleri onu rahatsız ediyor biraz." "Ah, çok yazık." "Evet. Bizi bu hafta ziyaret etmemiz için davet etti. Uley ve Clearwater aileleri de davetliymiş. Bir tür rövanç maçı partisi..." "Ya," diye zeka dolu bir cevap verdim. Ne söyleyebilirdim ki? Aile gözetiminde bile olsam kurt adamların partisine gitmeye iznimin olmayacağını biliyordum. Merak ediyordum acaba Edward Charlie'nin La Push'da takılmasını sorun edermiydi ya da sorun etmese bile Charlie'nin oradaki tek insan olması tehlikeli olmaz mıydı? Charlie'ye bakmadan ayağa kalktım ve tabakları topladım. Artıkları lavaboya döktüm ve suyu açtım. Edward da sessizce geldi ve masa örtüsünü topladı. Charlie derin bir nefes verdi ve konuyu kapattı ama yalnız kaldığımızda bu konudan tekrar bahsedeceğine emindim.Ayağa kalktı ve her gece yaptığı gibi TV izlemek üzere oturma odasına doğru yöneldi. "Charlie," Edward candan bir şekilde seslenmişti. Charlie mutfağın ortasında durdu. "Evet?" "Bella sana ailemin ona son doğum gününde Renée'yi ziyaret etmesi için uçak bileti armağan ettiğinden bahsetmiş miydi?" Ovaladığım tabak elimden kaydı. Tezgahı sıyırdı ve yere düştü. Kırılmamıştı ama sabunlu şekilde odada yuvarlandı. Charlie fark etmemişti bile. "Bella?" diye şaşırmış şekilde sordu. Bense gözlerimi uzandığım tabaktan ayırmadım. "Evet hediye ettiler." Charlie sesli biçimde yutkundu ve sonra da gözlerini kısıp Edward'a döndü. "Hayır, bahsetmemişti." "Yaa," dedi Edward. "Bundan bahsetmenin nedeni ne?" diye sordu Charlie sert bir şekilde. Edward omuz silkti. "Süreleri doluyor. Bence Bella bu hediyeyi kullanmazsa Esme'nin duygularını da incitmiş olur. Elbette hiçbir şey söylemedi bu konuda." Edward'a inanmayan bir şekilde baktım. Charlie bir dakika boyunca bunu düşündü. "Anneni ziyaret etmen sanırım iyi bir fikir Bella. Bundan çok hoşlanırdı. Bu konuda bir şey söylememiş olmana da çok şaşırdım doğrusu." "Unuttum," dedim. Kaşlarını çattı. "Birinin sana uçak bileti verdiğini mi unuttun?" "Hmm," dedim dalgın bir biçimde ve sonra da lavaboya geri döndüm. "Senin biletler diye bahsettiğini fark ettim Edward," Charlie devam etti. "Ailen ona kaç bilet verdi?" "Bir tane onun için...bir tane de benim için." Tabak bu defa elimden lavaboya düştü ve daha az ses çıkardı. Babamın öfkeyle soluduğunu duyabiliyordum. Utançtan ve öfkeden kan yüzüme hücum etmişti. Edward bunu neden yapıyordu? Lavabodaki köpüklere endişe içerisinde baktım. "Bu söz konusu dahi değil!" Charlie hiddetle bağırmıştı. "Neden?" diye sordu Edward, ses masum bir şekilde çıkmıştı. "Annesini görmesi iyi bir fikir demiştin." Charlie onu görmezden geldi. "Onunla hiçbir yere gitmiyorsun genç bayan!" diye bağırdı. Arkamı döndüm, baş parmağını bana doğru sallıyordu. Kızgınlık bir anda beni ele geçirdi, ve onun ses tonuna içgüdüsel biçimde tepki verdim. "Ben çocuk değilim baba. Artık cezalı da değilim hatırlarsan?" "Ah evet cezalısın. Şu andan itibaren." "Ne için?" "Ben öyle söylediğim için." "Sana yasal olarak yetişkin olduğumu mu hatırlatmak zorunda mıyım Charlie?" "Bu benim evim...benim kurallarıma uymak zorundasın!" Öfkem son noktaya ulaşmıştı. "Madem öyle diyorsun. Bu gece taşınmamı mı istersin? Ya da eşyalarımı toplamak için birkaç günüm var mı?" Charlie'nin yüzü kıpkırmızı olmuştu. Taşınma kozumu öne sürdüğüm için kendimi hemen berbat hissettim. Derin bir nefes aldım ve ses tonumu daha makul düzeyde tutmaya çalıştım. "Yanlış bir şey yaptıysam şikayet etmeden cezamı çekerim baba ama senin önyargılarına tahammül etmeyeceğim." Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi kekelediyse de ağzından hiçbir şey çıkmadı. "Annemi bu hafta sonu görmek için her türlü hakka sahip olduğumu bildiğimi biliyorsun. Bana dürüstçe Alice ya da Angela ile gitmeme itiraz etmeyeceğini söyleyebilir misin?" "Onlar kız," diye hırlarcasına cevap verdi ve başını salladı. "Jacob ile gitmem seni rahatsız eder miydi?" Bu ismi seçmiştim çünkü babamın Jacob'ı tercih edeceğini biliyordum. Ama anında bunu yapmamış olmayı diledim; Edward kızgın bir şekilde dişlerini gıcırdatmıştı. Babam cevap vermeden önce kendini toparlamak için uğraştı. "Evet," dedi ikna etmekten uzak bir tonda. "Bu beni rahatsız ederdi." "Sen berbat bir yalancısın baba." "Bella..." "Vegas'a sahneye çıkmaya gitmiyorum, annemi görmeye gidiyorum," diye hatırlattım ona. "O da en az senin kadar sorumlu bir ebeveyndir." Şaşkın bir ifadeyle bana baktı. "Annemin bana göz kulak olamayacağını mı ima ediyorsun?" Charlie bu soruma meydan okurcasına bakarak yanıt verdi. "Buna ondan bahsetmeyeceğime emin olabilirsin," dedim. "Bahsetmezsen iyi olur," diye uyardı. "Bundan hoşnut değilim, Bella." "Canının sıkılması için hiçbir sebep yok ama." Gözlerini devirdi ama gerilimin sona erdiğini söyleyebilirdim. Lavaboya döndüm ve tıkacını çıkarıp suyun akmasını sağladım. "Öyleyse ödevlerim bitti, yemeğin hazırlandı, bulaşıklar yıkandı ve cezalı değilim. Dışarı çıkıyorum. On kırkdan önce geleceğim." "Nereye gidiyorsun?" Normale dönmüş olan yüzü hemen kırmızı bir renge büründü. "Bilmiyorum," diye cevap verdim. "Fakat on milden uzağa gitmeyeceğim, tamam mı?" Bir şeyler homurdandıysa da kelime haline gelemediler ve mutfaktan çıkıp gitti. Ve her zaman olduğu gibi bir tartışmayı kazanır kazanmaz kendimi suçlu hissetmeye başladım. "Dışarı mı çıkıyoruz?" diye sordu Edward, ses tonu alçaktı ama hevesliydi. Ona terçe baktım. "Evet. Sanırım seninle yalnız konuşmak istiyorum." Olması gerektiğini düşündüğüm kadar endişeli görünmüyordu. Arabaya binene kadar bekledim. "O yaptığın da neydi öyle?" diye sordum. "Anneni görmek istediğini biliyorum Bella...uykunda onun hakkında konuşuyorsun. Endişeleniyorum açıkçası." "Öyle mi yapıyorum?" Başını onaylarcasına salladı. "Fakat belli ki sen Charlie ile bu konu hakkında konuşamayacak kadar korkuyordun bu yüzden ben de aracı oldum." "Aracı mı oldun? Beni aslanların önüne attın!" Gözlerini devirdi. "Bir tehlike içerisinde olduğunu hiç sanmıyorum." "Sana Charlie ile kavga etmek istemediğimi söylemiştim." "Kimse sana kavga etmek zorundasın demedi." Ona öfkeli bir bakış attım. "O böyle amirane tavırlar içerisine girdiğinde kendime engel olamıyorum, ergen içgüdülerim beni ele geçiriyor." Kıkırdadı. "Öyleyse benim bir suçum yok." Ona gözümü dikmiş söylediklerini tartıyordum. Oysa bunun farkında değildi. Arabanın ön camından dışarıya huzur içerisinde bakıyordu. Bir şeyleri kaçırmıştım ve bir türlü ne olduğunu bulamıyordum. Ya da bu öğleden sonra olduğu gibi hayal gücüm mesai yapıyordu. "Aniden Florida'ya gitme isteğinin Billy'nin verdiği partiyle ilgisi var mı?" Çenesi kasıldı. "Alakası yok. Burada ya da dünyanın öbür ucunda olmanın bir önemi olmazdı, her koşulda o partiye gitmeyeceksin." Tıpkı Charlie gibiydi, sanki yaramazlık yapan bir çocukla konuşuyordum. Bağırmamak için dişlerimi sıktım. Edward'la da kavga etmek istemiyordum. Edward iç geçirdi, tekrar konuşmaya başladığında sesi gene yumuşacık ve sıcaktı. "Peki bu gece ne yapmak istersin?" diye sordu. "Senin evine gidebilir miyiz? Esme'yi uzun süredir görmüyorum." Gülümsedi. "Bundan hoşnut olacaktır. Özellikle de bu hafta sonu ne yapacağımızı duyunca." Yenilgiyi kabul edercesine inledim. Söz verdiğim gibi çok uzun süre kalmadık. Evin önünde durduğumuzda ışıkların hala yandığını gördüğümde çok da şaşırmadım. Charlie'nin bana biraz daha bağırmak için beklediğini biliyordum. "İçeri gelmesen daha iyi olur," dedim. "Bu her şeyi daha da kötü yapar." "Düşünceleri oldukça yatışmış," dedi Edward muzipçe. Yüzündeki ifadeden dolayı söylediğine ek olarak bir şeyleri kaçırıp kaçırmadığımı merak ettim. Ağzının kenarı seyiriyor, gülümsememek için mücadele ediyordu. "Sonra görüşürüz," üzüntüyle mırıldandım. Güldü ve beni başımın üzerinden öptü. "Charlie horlamaya başladığında geri geleceğim." İçeri girdiğimde TV'nin yüksek sesi duyuluyordu. Gizlice geçip gitmeyi planlamıştım. "Buraya gelebilir misin, Bella?" dedi Charlie, planım suya düşmüştü. Ayaklarım beni zorla onun yanına götürdü. "N'aber baba?" "Bu gece iyi zaman geçirdin mi? diye sordu. Tedirgin görünüyordu. Cevap vermeden önce söylediklerinin arkasında başka bir şeyler var mı diye düşündüm. "Evet," dedim çekinerek. "Neler yaptın?" Omuz silktim. "Alice ve Jasper ile takıldık. Edward Alice'i satrançta yendi ve sonra ben de Jasper ile oynadım. Beni ezdi geçti." Gülümsedim. Edward ve Alice'i in satranç oynaması bugüne kadar gördüğüm en komik şeydi. Orada öylece oturup nerdeyse hareketsiz şekilde satranç tahtasına baktılar. Alice onun yapacağı hamleleri önceden görüyordu ve Edward oynatacağı taşı seçtiğinde Alice zihninde ona karşılık veriyordu. Oyunun çoğunu akıllarında oynamışlardı; henüz ikisi de piyonlarını oynamışlardı ki Alice şahını bir fiskeyle devirdi ve yenilgiyi kabul etti. Bunun hepsi sadece üç dakika sürmüştü. Charlie kumandadan TV'nin sesini kapadı, bu olağan dışı bir hareketti. "Bak, söylemem gereken bir şeyler var." Kaşlarını çatmıştı, oldukça rahatsız görünüyordu. Ben de sakince oturmuş bekliyordum. Gözlerimi dikmiş ona baktığımı görüp bakışlarını yere çevirmişti. Daha fazla bir şey söylememişti. "Ne oldu baba?" Derin bir nefes aldı. "Bu tarz şeylerde çok da iyi değilimdir. Nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum..." Beklemeye devam ettim. "Pekala Bella. Konu şu." Koltuğundan ayağa kalktı ve ayaklarına bakarak odada bir ileri bir geri yürümeye başladı. "Sen ve Edward oldukça ciddi görünüyorsunuz ve dikkat etmeniz gereken şeyler var. Artık yetişkin biri olduğunu biliyorum ama hala toysun Bella ve bilmen gereken bazı şeyler var...şey hakkında, yani fiziksel olarak birlikte olduğunuzda..." "Baba!Lütfen, lütfen hayır!" diye yalvardım, ayağa fırlamıştım. "Charlie rica ederim benimle cinsellik hakkında konuşmaya çalışmadığını söyle." Yere öfkeyle bakıyordu. "Ben senin babanım. Sorumluluklarım var, hatırlatırım. En az senin kadar utanıyorum şu anda." "Bunun çok da mümkün olduğunu sanmıyorum. Her neyse annem bundan on yıl kadar önce bahsetti. Kısaca bundan paçayı yırttın." "On yıl önce bir erkek arkadaşın yoktu," diye isteksizce mırıldandı. Onun konuyu değiştirmek için kendiyle mücadele ettiğini görebiliyordum. İkimizde ayaktaydık ve birbirimize bakmamak için yere bakıyorduk. "Başlıca şeylerin pek değişmediğine eminim bu konuda," diye mırıldandım ve artık benim yüzümde onunki kadar kırmızı olmuştu. Bu cehennem azabından bile beterdi; özellikle de Edward'ın bu konuşmanın yapılacağını sezmiş olması daha da kötüydü. Arabada bu kadar kendinden memnun olmasının sebebi ortaya çıkmıştı. "Sadece bana ikinizin de sağduyulu biçimde davranacağınıza dair söz ver," Charlie yalvarıyordu, yerde bir delik açıp içine girmemek için kendini zor tuttuğu belliydi. "Bunun için endişe etme baba, öyle bir şey yok." "Sana güvenmediğimden değil Bella ama bu konudan bana bahsetmek istemediğini biliyorum ve aslında pek de duymak istediğimi söyleyemem. Sadece açık fikirli olmaya çalışıyorum. Zamanın değiştiğinin farkındayım." Sarsakça güldüm. "Belki zaman değişti ama Edward oldukça eski kafalı. Endişe edeceğin hiçbir şey yok." Charlie iç geçirdi. "Eminim öyledir," diye mırıldandı. "Ahh!" diye söylendim. "Bunu sesli söylememe neden olduğuna inanamıyorum bana. Gerçekten. Fakat ben... bakireyim ve bu durumu değiştirmek için hiç acelem yok." İkimiz de iki büklüm duruyorduk ama Charlie'nin yüzü gevşemişti. Görünüşe göre bana inanıyordu. "Şimdi yatmaya gidebilir miyim? Lütfen." "Bir dakika sonra," dedi. "Ahh, hadi ama baba lütfen? Yalvarıyorum." "Utançverici kısmı sona erdiğine söz veriyorum," dedi. Ona bir göz attım ve rahatlamış olduğunu görerek sevindim, yüzü normal rengine kavuşmuştu. Kanapeye kendini bıraktı, cinsellik konuşması sona erdiği derin bir nefes koyuverdi. "Şimdi ne var?" "Sadece denge işinin nasıl gittiğini merak ediyordum." "Haa. İyi, sanırım. Bugün Angela ile plan yaptım. Ona mezuniyet duyurularında yardım edeceğim. Sadece biz kızlar olacağız." "Bu iyi. Peki ya Jacob?" Derin bi nefes verdim. "Onu henüz halledemedim baba." "Denemeye devam et Bella. Doğru olanı yapacağını biliyorum. Sen iyi bir insansın." Harika. Eğer Jacob ile aramı düzeltmek için bir yol bulamazsam kötü bir insan olacaktım, öyle mi? Bu gerçekten haksızlıktı. "Tabii, tabii," diye kabul ettim söylediklerini. Bu kendiliğinden çıkan yanıt beni neredeyse gülümsetiyordu. Bu Jacob'dan öğrendiğim bir şeydi. Hatta babasına kullandığı aynı küçümseyen ses tonunu yakalamıştım. Charlie sevinçle gülümsedi ve TV'nin sesini yeniden açtı. Yastıkların arasına gömüldü, bu akşam yaptıklarından memnundu. Hatta maçı izlerken uykuya dalacağını da söyleyebilirdim. "İyi geceler, Bells." "Sabah görüşürüz!" Hızla merdivenlerden çıktım. Edward henüz gitmişti ve Charlie uyuyana kadar da dönmeyecekti. Muhtemelen şu anda ya avlanıyor ya da bir şeylerle oyalanıyordu. O yüzden yatmak için soyunmakta acele etmiyordum. Yalnız kalacak havamda değildi ama aşağa inip babamla da takılamazdım; daha önce hiç yapmadığı bir şey yaparak cinsellikten bahsetmişti. Ürpermiştim. Charlie sağolsun şu anda incinmiş ve endişeliydim. Ödevlerimi yapmıştım ve ne müzik dinleyecek ne de okuyacak kadar keyifli değildim. Renée'yi geleceğimi haber vermek için aramayı düşündüysem de sonra Florida saatinin burdana 3 saat ileri olduğunu fark ettim, şu anda uyuyor olmalıydı o. Angela'yı arayabilirdim ama. Fakat aniden konuşmak istediğim kişinin Angela olmadığın fark ettim. Dudaklarımı kemirerek camdan dışarı kör karanlığa bakıyordum. Orada durmuş neyin doğru neyin yanlış olduğunu tartarken ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildim. Jacob'ı yani en yakın arkadaşımı görmek doğru olandı ve bu beni iyi insan yapacaktı ama Edward'ı küplere bindirirdi. Edward sadece benim güvenliğim için endişe ediyordu ama ben böyle bir tehlikenin olmadığını biliyordum. Telefon işe yaramazdı; Jacob Edward geri döndüğünden beri aramalarımı reddediyordu. Gene de onu görmeye ihtiyacım vardı, onun gülüşünü görmeliydim. Zihnimde ondan kalan son anı olan acıdan çarpılmış yüzünün yerine, eğer birazcık huzur verecekse, yenisini koymalıydım. Muhtemelen bir saatim vardı. Edward fark etmeden La Push'a gidip gelebilirdim. Sokağa çıkma yasağım geride kalmıştı ama Edward'tan habersiz bu işe karışmam Charlie'nin gerçekten umrunda olur muydu?. Bunu çözecek tek bir yol vardı. Ceketimi aldım ve merdivenlerden aşağa hızla inerken giymeye çalışıyordum. Charlie maçtan başını kaldırıp bana baktı, şüpheli görünüyordu. "Jake'i bu gece görmemin sakıncası var mı?" nefes nefese sormuştum. "Çok uzun kalmayacağım." Jake'in adını söyler söylemez Charlie'nin yüz ifadesi yumuşadı ve tatlı bir gülümseme yüzüne yayıldı. Yaptığı konuşmanın bu kadar hızlı etkili olmasına şaşırmış gibi görünmüyordu. "Tabi, ufaklık. Sorun değil. İstediğin kadar kalabilirsin." "Teşekkürler, baba," dedim ve kapıdan ok gibi fırladım. Sanki bir kaçak gibiydim, kamyonetime doğru giderken birkaç kez omzumun üstünden geriye bakmıştım fakat dışarı çok karanlıktı bunu yapmama hiç gerek yoktu. Kamyonetimi dokunarak bulmak zorunda kalmıştım. Anahtarımı kontağa soktuğumda gözlerim karanlığa henüz alışmıştı. Anahtarı sola çevirdim, motorun uğuldayan sesi yerine sadece bir klik sesi duyuldu. Birkaç defa daha denediysem de aynı şey oldu. Ve aniden çevremde olan küçük bir hareket beni korkudan yerimden zıplattı. "AAAH!" Arabanın içerisinde yalnız olmadığı görünce korkuyla bağırmıştım. Edward karanlıkta belli belirsiz bir noktaymış gibi sakince oturuyordu, sadece elleri hareket ediyordu; gizemli siyah bir nesneyi çeviriyordu. Gözlerini o nesneye dikmiş bakarken konuştu. "Alice söyledi," diye mırıldandı. Alice! Kahretsin. Onu tamamen unutmuştum. Edward beni izlettiriyor olmalıydı. "Beş dakika önce gelecekte birdenbire kaybolacağını gördüğünde çok endişelendi." Gözlerimi hayretle açmıştım, neredeyse yuvalarından çıkacaklardı. "Çünkü kurtları göremiyor biliyorsun," diye açıkladı aynı mırıldayan tonda. "Bunu unuttun mu? Kaderini diğerlerininkiyle birleştirdiğinde sen de yok oluyorsun. Bu kısmı bilmediğini fark ettim. Fakat bunun beni nasıl...endişelendirdiğini anlayabiliyor musun? Alice senin kaybolduğunu söyledi ve sen bana evden dışarı çıkacağını söylemedin bile. Geleceğin kayboldu, tıpki onların geleceklerinin kaybolduğu gibi. "Bunun nedeni hakkında emin değiliz. Belki de doğal bir savunma sistemiyle doğduklarında?" Benden çok kendisiyle konuşuyor gibiydi şimdi ve elinde çevirdiği motor parçasına bakmaya devam ediyordu. "Belki de tam olarak öyle değildi çünkü onların düşüncelerini okumada hiç sorun yaşamadım. En azından Black ailesininkileri. Carlisle'nın teorisine göre bunun nedeni yaşamlarının değişimleri tarafından yönetiliyor olması. Bu bir karardan çok istemsiz bir tepki gibi. Tahmin edilemiyor ve onlar hakkındaki her şeyi değiştiriyor. Bir formdan diğerine hemen geçtiklerinde aslında gerçekten var olmuyorlar. Gelecekleri de onları içine almıyor..." Onun düşüncelerini buz gibi bir ses tonunda aktarışını dinledim. "Tekrar sürmek istersin diye arabanı okul için düzelteceğim," dedi. Dudaklarımı kemiriyordum, anahtarlarıma uzandım ve kamyondan aşağıya indim. "Eğer bu gece beni yanında istemiyorsun pencereni kapat. Bunu anlayışla karşılarım," ben kapıyı çarpmadan önce fısıldamıştı. Eve girerken ayaklarını yere vurdum ve kapıyı çarptım. "Sorun ne?" diye Charlie yattığı yerden sordu. "Kamyon çalışmıyor," diye homurdandım. "Bakmamı ister misin?" "Hayır sabah denerim." "Benim arabamı almak ister misin?" Onun devasa polis arabasını kullandığımı hayal edemiyordum. Charlie de beni La Push'a götürecek kadar çaresiz olmalıydı. Neredeyse benim olduğum kadar. "Hayır. Yorgunum," diye söylendim. "İyi geceler." Merdivenleri ayaklarımı yere vurarak çıktım ve doğruca pencereme gittim. Metal çerçeveyi çektim – gürültüyle kapandı ve cam sallandı. Sakinleşene kadar titreyen siyah cama baktım, sonra iç geçirdim ve pencereyi o girebilsin diye sonuna kadar açtım.
|
||
|
|
|
|
|
#4 (permalink) | ||
![]() |
Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 3 (GÜDÜLENME)
Güneş bulutların arkasına öylesine saklanmıştı ki batıp batmadığına dair ipucu vermiyordu. Uzun uçuşun ardından – sürekli batıya doğru gittiğimizden güneş takip edilemez hale gelmişti – zaman tuhaf biçimde değişken bir hale gelmişti.Orman yerini nihayet tek tük binalara bıraktığında eve geldiğimizin ilk belirtileri ortaya çıkmış oldu. "Yolculuk boyunca çok sessizdin," dedi Edward. "Uçak seni hasta mı ediyor?" "Hayır, iyiyim." "Ayrıldığın için üzgün müsün?" "Üzgünden çok rahatlamış gibiyim sanırım." Tek kaşını kaldırıp bana baktı. Anlamsızca – bunu kabul etmekten hoşlanmasam da – ona gözünü yoldan ayırmamasını söyledim. "Renée bir şekilde Charlie'den...daha zeki. Bu beni tedirgin etti." Edward güldü. "Annenin gerçekten ilginç bir zekası var. Neredeyse bir çocuk gibi ama anlama yetisi oldukça yüksek. Olaylara diğer insanlardan farklı bakabiliyor." Anlama yetisi yüksek, kesinlikle annemi tanımlıyordu – bu sadece ilgisini verdiği zamanlar için geçerliydi. Hayatının büyük çoğunluğunu sarsakça geçirmişti ve pek çok şeyi kaçırmıştı. Fakat bu hafta sonu benimle oldukça ilgilenmişti. Phil yani eşi oldukça yoğundu – finallere hazırlanan basketbol takımına koçluk yapıyordu - ve orada olduğumuz süre boyunca Edward ve ben Renée ile bir hayli zaman geçirip, yakın gözlemine maruz kalmıştık. Bizi çığlıklar ve sarılmalar eşliğinde karşıladıktan sonra izlemeye başlamıştı. Ve bizi izlerken iri mavi gözleri önce şaşkınlıkla doldu sonra da anlayışla. Bu sabah sahile bir süreliğine yürüyüşe gittik. Yeni evinin çevresindeki tüm güzellikleri göstermek istiyordu, hala güneşin benim aklımı başımdan alıp Forks'a gitmeme engel olacağını umuyordu. Ayrıca benimle yalnız konuşmak istemişti, zaten Edward da yapması gereken bir ödevi uydurarak gün boyunca içerde kalmıştı. Kafamda tekrar bu konuşmayı geçirdim... Renée ve ben yolda geziniyorduk, bana sık sık palmiyelerin gölgesi altında kalmamı söylüyordu. Henüz erken olmasına rağmen hava boğucu derecede sıcaktı. Nemin ağırlaştırdığı havayı solumak akciğerlerim için iyi bir idman olmuştu. "Bella?" dedi annem, konuşurken dalgaların dövdüğü kumsala bakıyordu. "Ne var anne?" Derin bir nefes verdi, gözlerime bakmıyordu. "Endişeleniyorum..." "Sorun ne?" diye merakla sordum. "Ne yapabilirim?" "Benim hakkımda değil." Kafasını hayır dercesine sallamıştı. " Senin ve...Edward hakkında endişeleniyorum." Renée onun adını söylediğinde özür dilercesine, nihayet, yüzüme baktı. "Ah," dedim mırıldanırcasına, bakışlarımı bizi geçen ter içindeki iki koşucuya sabitledim. "Siz ikiniz benim sandığımdan çok daha ciddisiniz," diye devam etti. Kaşlarımı çattım ve son iki günü gözden geçirmeye başladım. Edward ve ben iki gün boyunca nadiren birbirimize dokunmuştuk – en azından onun önündeyken. Merak ediyordum acaba Renée de bana sağduyulu olma konusunda ders mi verecekti. Charlie ile yaptığımız konuşmanın tekrarlanacağından endişe etmiyordum. Bu annemle utanç verici olmazdı. Ne de olsa son on yıldır onu paylayan kişi ben olmuştum. "Siz ikinizin... birlikte olma şeklinde tuhaf olan bir şeyler var," diye mırıldandı, gözleri endişeyle kısılmıştı. "Seni izleme şeklinde nasıl desem...o çok korumacı. Sanki senin için kendisini bir kurşunun önüne atacakmış gibi." Gülmeye başladım, hala gözlerine bakmamaya çalışıyordum. "Bu kötü bir şey mi?" "Hayır." Doğru sözcükleri bulmaya çalıştığından kaşlarını çatmıştı. "Sadece bu çok farklı. Senin için çok ciddi hisleri var... ve o çok dikkatli. Sanki sizin ilişkinizi anlayamıyormuşum gibi hissediyorum. Kaçırdığım bir şeyler varmış gibi geliyor. "Bence sen bunları hayal ediyorsun anne," dedim hemen, sesimi neşeli tutmaya gayret etmiştim. Kalbim heyecandan hızlı atmaya başlamıştı. Annemin diğer insanlardan nasıl farklı gördüğünü tamamen unutmuştum. Dünyayı olduğu gibi görüp ilgisini dağıtacak her şeyi bir kenara atarak sadece gerçeği görebilirdi. Bu daha önce hiç sorun olmamıştı. Ta ki şimdiye kadar, çünkü daha evvel ondan sakladığım bir sırrım hiç olmamıştı. "Sadece o da değil." Dudaklarını kendini savunmak istercesine araladı. "Keşke onun çevresinde nasıl hareket ettiğini görebilsen." "Bu da ne demek şimdi?" "Sen onun çevresinde düşünmeden ona odaklı olarak hareket ediyorsun. O hareket ettiğinde, ki azıcık bile olsa, hemen duruşunu ona göre ayarlıyorsun. Sanki bir mıknatıs gibi...ya da yer çekimi gibi. Sen daha çok bir..uydu gibisin. Daha evvel böyle bir şeyi hayatım boyunca görmedim." Dudaklarını büzdü ve yere baktı. "Sakın bana," dalga geçerek ve kendimi gülümsemeye zorlayarak konuşuyordum. "Tekrar gizemli kitaplar okumaya başladığını söyleme? Ya da bilim kurguya mı merak sardın?" Renée hemen pespembe oldu. "Bunun konuyla bir ilgisi yok." "İyi bir şeyler mi buldun yoksa okuyacak?" "Şey aslında harika bir tane...ama bunun bir önemi yok. Biz şu anda senden bahsediyoruz." "Romantik kitaplara devam etmelisin anne. Nasıl hayallere daldığını biliyorsun." Dudaklarının kenarları kıvrıldı. "Aptalca davranıyorum, değil mi?" Bir süre cevap vermedim. Renée kolayca yönlendirilebilecek bir insandı. Bazen bu iyi bir şeydi çünkü fikirleri çok da kullanışlı değildi. Fakat onu bu kadar kolayca kandırabilmek bana acı vermişti, özellikle de bu defa neredeyse hedefi on ikiden vurmuşken. Yukarı baktı, ifademi kontrol etmeye çalıştım. "Aptalca davranmıyorsun...sadece anne gibi davranıyorsun." Güldü ve eliyle beyaz kumların ilerisindeki mavi denizi gösterdi. "Ve tüm bunlar tekrar aptal annenin yanına taşınman için yeterli değil öyle mi?" Abartılı şekilde alnımdaki teri sildim ve sanki saçlarımı kıvırıp suyunu sıkar gibi yaptım. "Neme alışırdın," dedi ısrarla. "Sen de yağmura alışabilirsin," dedim ben de. Şakalaşırcasına dirseğiyle beni dürttü ve arabaya giderken elimi avcunun içerisine aldı. Diğer yandan benim için endişenmesi mutlu etmişti. Hala Phil'e sanki yaşam nedeniymiş gibi baksa da bu beni teselli etmişti. Kesin olan şu ki hayatı rayına oturmuş ve tatmin ediciydi. Beni kesinlikle çok fazla özlememişti yine de.... Edward'ın soğuk parmakları yanaklarıma değdi. Yukarıya baktım ve gözlerimi kırpıştırdım, gerçeğe dönmüştüm. Üzerime doğru eğildi ve beni alnımdan öptü. "Eve geldik uyuyan güzel. Uyanma vakti." Charlie'nin evinin önünde duruyorduk. Verandanın ışığı yanıyordu ve arabası da garajdaydı. Eve bakarken, oturma odasının pencere perdesinde bir kıpırtı gördüm, sarı bir ışık demeti bir anlığına çimenlerin üzerine düşmüştü. Derin bir soluk verdim. Tabii ki Charlie hamle yapmak üzere bekliyordu. Edward da aynı şeyi düşünüyor olmalıydı, çünkü ifadesi sertleşmiş ve gözleri de beni kapıya kadar götürürken uzak bir hal almıştı. "Ne kadar kötü?" diye sordum. "Charlie sorun çıkarmayacak," dedi Edward, sesi espiri yapıp yapmadığını anlayamacağım kadar alçaktı. "Seni özlemiş." Gözlerim şüpheyle kısıldı. Madem öyle neden Edward dövüşe hazırlanıyormuş gibi gerilmişti? Çantam ufaktı ama eve taşımak konusunda ısrar etmişti. Kapıyı bize Charlie açtı. "Eve hoş geldin ufaklık!" diye bağırdı Charlie neşeyle. "Jacksonville nasıldı?" "Nemli ve tuhaftı." "Yani Renée sana Florida Üniversitesini satamadı, öyle mi?" "Denedi. Ama suyu solumaktansa içmeyi tercih ederim." Charlie'nin gözleri gönülsüzce Edward'a dönüp parıldadı. "İyi zaman geçirdiniz mi?" "Evet," diye yanıtladı Edward sakin bir şekilde. "Renée oldukça misafirperver." "Bu...ıı, iyi. Eğlendiğinize sevindim." Charlie Edward'a arkasını dönüp beklemediğim şekilde bana sarıldı. "Etkileyici," diye kulağına fısıldadım. Gürültülü bir kahkaha patlattı. "Seni çok özledim, Bells. Sen gittiğinden beri yemekler berbat." "Hallederim şimdi," dediğim anda beni bıraktı. "Önce Jacob'ı aramak ister misin? Sabah saat altıdan beri beş dakikada bir arıyor. Sen eşyalarını boşaltmadan evvel onu arayacağına söz verdim." Edward'ın nasıl hissetiğni görmek için ona bakmama gerek yoktu, aşırı derecede sakin ve soğuktu. Son derece gergin olduğu için bu haldeydi. "Jacob benimle konuşmak mı istiyor?" "Fena halde diyebilirim. Bana ne hakkında olduğunu söylemedi ama önemliymiş." Telefon ısrarlı ve de tiz bir şekilde çalmaya başladı. "Bir sonraki maaş çekim üzerine bahse girerim ki bu o," diye söylendi Charlie "Ben bakarım." Hemen mutfağa doğru gittim. Charlie oturma odasına doğru giderken Edward da benim arkamdan geldi. Telefonu açtım, ahizeyi elime alırken duvara doğru döndüm. "Alo?" "Dönmüşsün," dedi Jacob. Tanıdık hırıltılı ses özlem duygusununun beni ele geçirmesine neden oldu. Yüzlerce anı bir anda kafamda belirmişti; ağaç dallarının sürüklendiği taşlı kumsal, plastiktan yapılmış garaj, kağıt torba içerisindeki sıcak gazoz, içinde minicik bir koltuğun olduğu küçük oda. Siyah gözlerindeki neşe, benim elimi tutan sıcacık büyük el, esmer tenine karşıt şekilde parlayan bembeyaz dişler ve her zaman benim için bu dünyadan bir kaçış olan yüzüne yayılmış kocaman gülüşü zihnimde belirmişti. Sanki vatan hasreti çekmek gibi, en karanlık gecelerimde bana sığınak olan yeri ve kişiyi duyulan özlemdi bu. Zorlukla yutkunduktan sonra "Evet," diye yanıtladım. "Neden beni aramadın?" diye sordu Jacob. Onun sinirli ses tonu beni kendime getirmişti. "Çünkü daha eve geleli birkaç saniye oldu, Charlie tam da bana beni aradığından bahsediyordu ki sen aradın." "Ah, üzgünüm." "Tabi. Pekala, neden Charlie'yi rahatsız ediyordun?" "Seninle konuşmalıyım." "Tamam, o kadarını anladım. Devam et." Kısa bir sessizlik oldu. "Yarın okula gidecek misin?" Kaşlarımı çattım, bu ne kadar manasız bir soruydu. "Tabii ki. Neden gitmeyeyim?" "Bilmem, sadece merak ettim." Bir sessizlik daha oldu. "Pekala Jake, benimle ne hakkında konuşmak istiyordun?" Tereddüt etti. "Hiç, sadece ben sanırım...senin sesini duymak istedim." "Tamam, peki. Beni aradığın için çok memnun oldum Jake. Ben..." Fakat daha fazla ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ona La Push'a uğrayacağımı söylemek istedim. Ama yapamadım. "Gitmeliyim," dedi aniden. "Ne?" "Seninle en kısa sürede tekrar konuşacağım tamam mı?" "Ama Jake..." Fakat çoktan kapatmıştı bile. Ahizeden gelen meşgul tonunu inanmayarak dinledim. "Bu çok kısa sürdü," diye söylendim. "Her şey yolunda mı?" diye sordu Edward. Sesi alçaktı ve dikkatliydi. Yavaşça ona doğru döndüm. Mükkemmel biçimde sakindi, ne düşündüğünü anlamanın imkanı yoktu. "Bilmiyorum. Bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyorum." Jacob'ın gün boyunca Charlie'nin peşini bırakmamasının sebebinin yarın benim okula gidip gitmeyeceğimi sormak için olması bana hiç mantıklı gelmemişti.Ve madem sesimi duymak istiyordu neden bu kadar çabuk telefonu kapatmıştı? "Senin tahminin muhtemelen benimkinden daha iyi olacaktır," dedi Edward, ağzının kenarında küçük bir gülücük ortaya çıkmak için mücadele ediyordu. "Mmm" diye inledim. Bu doğruydu. Jake'in hem içini hem de dışını iyi bilirdim. Bunu yapma nedenini anlamamın çok zor olmaması gerekiyordu. Aklım burada değilken – yaklaşık onbeş mil kadar uzakta La Push'dayken – buzdolabının kapağını açmış Charlie'nin yemeği için malzemeleri arıyordum. Edward ise tezgaha yaslanmış duruyordu, gözünü yüzüme diktiğinin bir şekilde farkındaydım ama onun ne gördüğü hakkında endişelenemeyecek kadar kafam meşguldü. Konuşmadaki okul meselesi bana ipucu olmuştu. Bu Jake'in sorduğu tek gerçek soruydu. Bir şeyin peşinde olmalıydı yoksa Charlie'yi sürekli rahatsız etmezdi Neden okula gidip gitmemem onun için bu kadar önemliydi ki? Bunu mantıklı bir şekilde kavramaya çalıştım. Jacob'ın bakış açısına göre şayet ben yarın okula gitmeseydim ne gibi bir sorun olabilirdi? Charlie finaller bu kadar yaklaşmışken okulu astığım için canımı okurdu ama ben onu sadece bir Cuma gününün her şeyi berbat etmeyeceği konusunda ikna edebilirdim. Jake bunu umursamazdı bile. Beynim bu olayın iç yüzünü kavramayı reddediyordu. Belki de çok önemli bir detayı atlıyordum. Son üç günde ne değişmişti de telefonlarıma bile çıkmayı reddeden Jacob bundan vazgeçerek benimle bağlantıya geçmişti? Üç günde bunu değiştirecek ne olmuş olabilirdi? Mutfağın ortasında dikilmiş duruyordum. Buzluktan yeni çıkardığım hamburger köftesi artık hissizleşmiş olan parmaklarımdan kaydı. Gelmesi gereken, yere çarpma sesini duymamış olduğumu anlamam zaman aldı. Edward yakaladı ve tezgahın üzerine koydu. Kolları beni çoktan sarmıştı ve dudakları da kulağımdaydı. "Sorun ne?" Başımı salladım, sersemlemiştim. Üç gün her şeyi değiştirebilirdi. Üniversitenin nasıl rüya olduğunu düşünmemiş miydim? Beni faniliğimden kurtaracak ve Edward ile sonsuza kadar yaşamamı sağlayacak acı dolu üçgünlük dönüşümün ardından nasıl insanların yakınında olabilirdim ki? Bu dönüşüm beni sonsuza kadar susuzluğumun kölesi yapacaktı... Charlie Billy'e üç gün ortadan kaybolacağımı söylemiş miydi? Billy kendince sonuçlara mı varmıştı? Jacob gerçekten bana hala insan olup olmadığımı mı sormuştu? Kurt adamlar anlaşmanın bozulmuş olduğuna inanıyor olmalılardı, üstelik Cullenlar'dan kimse bir insanı ısırmamıştı bile....öldürmek bir yana ısırmamışlardı bile...? Fakat gerçekten o durumda Charlie'nin yanına geri döneceğimi mi sanmıştı? Edward beni sarstı. "Bella?" diye sordu, gerçekten endişenmişti. "Sanırım...sanırım kontrol ediyordu," diye mırıldandım. "Emin olmaya çalışıyordu. Yani insan olduğuma." Edward kaskatı kesilmişti ve kulağımda tıslamaya benzer kısık bir ses duydum. "Gitmek zorundayız," diye fısıldadım. "Bozulmadan önce. Yani anlaşma bozulmadan önce. Bir daha asla geri gelmeyebiliriz." Kollarıyla sıkıca sardı beni. "Biliyorum." "Ehem." Charlie gürültülü biçimde boğazını temizlemişti, arkamızda duruyordu. İrkildim ve Edward'ın kollarının arasından çıktım, yüzümü ateş basmıştı. Edward da tekrar tezgaha geri dönmüştü. Gözleri kısılmıştı, endişesini ve öfkesini gözlerinde görebiliyordum. "Eğer yemek yapmak istemiyorsan pizza sipariş edebilirim," dedi Charlie imalı şekilde. "Hayır, her şey yolunda. Çoktan başladım bile." "Pekala," dedi Charlie. Kapının kenarına yaslanmış kollarını da göğsünde birleştirmişti. Derin bir nefes aldım ve işe geri döndüm, seyircilerimi görmezden gelecektim. "Eğer senden bir şey yapmamı isteseydim, bana güvenir miydin?" diye sordu Edward, sesi yumuşacıktı. Neredeyse okula varmak üzereydik Edward sakinleşmişti ve daha bir dakika önce espiri yapmıştı. Sonra aniden direksiyona sıkıca yapıştı, parçalara ayırmamak için kendisini zor tutuyordu. Endişeli biçimde ona baktım – gözleri çok uzaklarda sanki birilerini duymaya çalışıyor gibiydi. Nabzım onun bu haline karşılık vererek hızlanmaya başlamıştı ama dikkatli şekilde cevap verdim. "Bu değişir." Okuldan biraz uzakta duruyorduk. "Bunu söylemenden korkuyordum." "Ne yapmamı istiyorsun Edward?" "Arabada kalmanı istiyorum." Arabayı her zamanki yerinde durdurdu ve konuşurken motoru kapattı. "Ben dönene kadar burada beklemeni istiyorum." "Fakat...neden?" İşte o zaman onu gördüm. Onu gözden kaçırmak zaten mümkün değildi, yasadışı şekilde kaldırıma parkettiği siyah motorsikletine dayanmış duruyor ve diğer öğrencilerin arasından sivriliyordu. "Ah." Jacob'ın yüzünde çok yakından bildiğim o maskemsi ifade vardı. Bu ifadeyi duygularını kontrol altına tutmak istediğinde takınırdı. Bu haliyle onu kurtlar sürüsünün en yaşlısı, Quileute gurubunun lideri, Sam'i anımsatıyordu. Fakat Jacob'da Sam'in her zaman etrafına yaydığı sükunetten eser yoktu. Bu halinin beni ne kadar rahatsız ettiğini unutmuştum. Sam'i Cullenlar gelmeden çok önce tanısam – hatta ondan hoşlanmış da olsam – Jacob Sam'in yüz ifadesini taklit ettiğinde asla korktuğumu hissetmemiştim. Bu tuhaf bir yüzdü, bu haliyle asla benim tanıdığım Jacob'a benzemiyordu. "Dün yanlış sonuçlara vardın," diye mırıldandı Edward. "Dün sana okul hakkında soru sordu çünkü benim de senin yanında olacağımı biliyordu. Benimle konuşmak için güvenli bir yer arıyordu. Tanıkların olabileceği bir yer." Öyleyse dün gece Jacob'ın davranışlarını yanlış yorumlamıştım. Eksik bilgi bunun sebebiydi. Mesela neden Jacob'ın Edward ile konuşmak isteyebileceği türden bir bilgi. "Arabada kalmıyorum," dedim. Edward usulca inlercesine konuştu. "Tabii ki kalmıyorsun. Hadi şu işi bitirelim." Biz ona doğru elele yürümeye başladığımızda yüzü sertleşmeye başlamıştı. Çevredeki diğer yüzleri de fark etmiştim, sınıf arkadaşlarım da etraftaydı. Karşılarında dikilmiş duran onaltı yaşındaki bir gençten farklı olarak yapılı ve devasa bir vücudu olan Jacob'a hayretle bakıyorlardı.Hepsinin gözleri bu soğuk havada giydiği dar, kısa kollu siyah tişörtünü, eski ve yağ lekeli kot pantolonunu ve yaslandığı cilalı motorsikleti merakla inceliyordu. Kimse yüzüne bakamıyordu, yüzünde insanın gözlerini kaçırmasına neden olan bir şeyler vardı. Kimsenin onun çevresine yaklaşmaya cesaret edemediğini fark etmiştim. Şaşırmanın yanı sıra, Jacob'ın onlara tehlikeli geldiğini anlamıştım. Ne kadar da tuhaftı. Edward Jacob'dan birkaç adım uzakta durdu ve rahatça söyleyebilirdim ki benim bir kurt adama bu kadar yakında durmam onu tedirgin etmişti. Elimden tutup beni arkasına çekip önümde bedeniyle siper olmuştu. "Bizi çağırabilirdin," dedi Edward buz gibi bir sesle. "Üzgünüm," dedi Jacob, yüzünü alay edercesine çarpıtmıştı. "Telefonumun hafızasına kayıtlı hiç sülük yok." "Bana Bella'nın evinden ulaşabilirdin." Jacob'ın çenesi kasıldı ve kaşlarını çattı. Cevap vermemişti. "Burası çok da uygun değil. Bunu daha sonra tartışabilir miyiz?" "Tabii, tabii. Okuldan sonra mezarlarınızın yanında beklerim." Jacob küçümseyerek devam etti. "Şimdi neden konuşamıyoruz?" Edward çevresini işaret edercesine baktı, tanıkların hepsi duyma mesafesinin dışındaydı. Birkaç kişi kaldırımda yürümeye tereddüt ediyordu, gözleri merakla açılmıştı. Diğerleri gibi onlar da Pazartesi gününün can sıkıntısının bir kavgayla dağılabileceğini umuyorlardı. Tyler Crowley'in Austin Marks'ı koluyla dürttüğünü gördüm, ikisi de sınıfa giden yolda durmuş izliyorlardı. "Ne söylemeye geldiğini zaten biliyorum," diye hatırlattı Edward kısık bir sesle Jacob'a, ben bile zor duyabilmiştim. "Mesaj alındı. Uyarını dikkate alacağız." Edward endişeli gözlerle bir an bana baktı. "Uyarı mı?" diye şaşkın bir biçimde sordum. "Neden bahsediyorsunuz?" "Onu söylemedin değil mi?" diye sordu Jacob, gözleri hayretle açılmıştı. "Ne oldu, yoksa bizim tarafımıza geçeceğinden mi korktun?" "Lütfen kes şunu Jacob," dedi Edward, tekdüze bir sesle. "Neden?" diye meydan okurcasına cevap verdi Jacob. Kafam karışmış biçimde bakıyordum. "Neyi bilmiyorum? Edward?" Edward beni duymamış gibi Jacob'a öfkeyle bakmaya devam ediyordu. "Jake?" Jacob tek kaşını kaldırıp bana baktı. "O sana büyük... kardeşinin Cumartesi günü sınırı geçtiğini söylemedi mi?" diye sordu, sesinde ince bir alay vardı. Gözlerini tekrar Edward'a çevirmişti. "Paul'ün tamamen doğruladığına göre..." "Orası iki tarafa da ait değildi!" diye Edward tıslarcasına konuştu. "Aitti!" Jacob'ın ne kadar öfkeli olduğu görülebiliyordu. Elleri titriyordu. Başını salladı ve iki derin nefes aldı. "Emmett ve Paul mü?" diye fısıldadım. Paul Jacob'ın sürüdeki en dengesiz arkadaşıydı. Ormanda o gün kontrolünü kaybetmişti, hırlayan gri kurda ait anı tekrar kafamda belirmişti. "Ne oldu? Dövüştüler mi?" Sesim endişeden dolayı çatlamıştı. "Neden? Paul yaralandı mı?" "Kimse dövüşmedi," dedi Edward bana doğru sessizce. "Kimse yaralanmadı. Endişelenme." Jacob bize kuşkulu gözlerle bakıyordu. "Ona hiçbir şey anlatmadın değil mi? Bu yüzden mi onu götürdün buradan? Yani o gerçekten bilmiyor muydu –?" "Git artık." Edward sözünü yarıda kesmişti ve yüzü aniden korkuyla kaplanmıştı, gerçekten korku vardı yüzünde. Bir an... bir vampir gibi göründü. Sanki Jacob'a saldıracakmış gibi baktı, bütün nefreti ortaya çıkmıştı. Jacob kaşlarını kaldırdı, ama başka hiçbir harekette bulunmadı. "Neden ona söylemedin?" Yüzleri birbirine dönük bir süre sessizce kaldılar. Tyler ve Austin'in arkasında daha da çok öğrenci birikmişti. Mike'ın yanında Ben'in olduğunu gördüm, Mike bir elini Ben'in omzuna koymuş sanki onu tutuyor gibiydi. Bu ölüm sessizliği sırasında ansızın her şey bir anda yerli yerine oturdu. Edward'ın bilmemi istemediği bir şeydi. Jacob'ın ise benden saklamak istemediği bir şeydi. Cullenlar'ın ve kurtların ormanda olduğu ve iki tarafa da aynı biçimde tehlikeli olan bir şeydi. Edward'ın beni ülkenin diğer ucuna götürmesine neden olacak bir şeydi. Alice'in geçen hafta sezdiği bir şeydi, ki Edward bana bu konuda yalan söylemişti. Beklediğim ve bir daha olacağını bildiğim ama asla olmasını dilemeyeceğim bir şeydi bu. Bu asla bitmeyecekti değil mi? Hızlı hızlı soluduğumu duyabiliyordum ama engel olamıyordum. Bir yerlerde deprem oluyormuş gibi okul sallanıyordu ama bunun benim titrememden oluşan bir ilüzyon olduğunu biliyordum. "O benim için geri döndü," diye mırıldandım. Victoria ben ölene kadar pes etmeyecekti. Sürekli aynı yolu takip edecek – yanılt ve kaç, yanılt ve kaç – ta ki savunucularımda bir gedik bulana kadar sürecekti. Belki de daha şanslı olurdum. Belki Volturi ondan önce davranırdı, en azından hızlı bir şekilde ölürdüm. Edward beni sıkıca kendi tarafında tuttu, Jacob ile benim aramda durmaya devam ediyordu ve endişeli şekilde yüzümü okşadı. "Her şey yolunda," diye fısıldadı bana. "Her şey yolunda. Onun sana yaklaşmasına izin vermeyeceğim, her şey yolunda." Sonra da Jacob'a ters bir bakış attı. "Bu senin soruna cevap oldu mu melez?" "Bella'nın bunu bilmeye hakkı olmadığını mı düşünüyordun?" diye karşı koyarcasına sordu Jacob. "Bu onun hayatı." Edward sesini yumuşak tuttu, neredeyse aralarında bir adım bulunan Tyler bile duyamayacaktı. "Neden tehlikede olmadığı halde endişelensin ki?" "Endişelenmesi ona yalan söylenmesinden daha iyi." Duygularıma hakim olmaya çalıştım ama gözlerim sulanmıştı bile. Onu görebiliyordum; Victoria'nın yüzünü, dişlerinin üzerinde hareket eden dudaklarını, intikam ateşiyle parlayan kıpkırmızı gözleri bütün canlılığı ile karşımda duruyordu. Hayatının aşkı James'in ölümünden sorumlu tuttuğu Edward'ın sevgilisini öldürmeden asla durmayacaktı. Edward yanaklarımdan aşağıya süzülen göz yaşlarımı parmaklarıyla sildi. "Gerçekten ona acı çektirmenin korumaktan daha doğru mu olduğunu düşünüyorsun?" diye mırıldandı. "O senin sandığından daha da güçlü biri," dedi Jacob. "Ve bundan çok daha kötüsünü atlattı." Birdenbire Jacob'ın yüz ifadesi değişmişti, Edward'a tuhaf ve tehlikeli bir biçimde bakıyordu. Sanki zor bir matematik sorusu çözüyormuş gibi gözlerini kısmıştı. Edward'n korktuğunu hissettim. Ona baktığımda yüzünü sadece acı çektiği zamanlarda olduğu gibi buruşturduğunu gördüm. Bir an bu görüntü bana İtalya'daki o akşamı anımsattı; korkunç Volture kulesindeki odada Jane ona bahşedilmiş uğursuz yetenekle Edward'ı sadece düşünceleriyle yakıyordu... Bu hatıra histeri içerisindeki beni kendime getirmiş, her şeyi görmemi sağlamıştı. Çünkü Edward'ı böyle acı çekerken görmektense Victoria'nın beni yüzlerce defa öldürmesine razıydım. "Bu çok komik," dedi Jacob Edward'ın yüzünü seyrederken. Edward irkildi ama yüz ifadesini tekrar yumuşatmak için biraz çabalamıştı. Gözlerindeki ıstırabı saklayamamıştı. Tetikte bekleyerek Edward'ın Jacob'ın küçümsemesine karşılık ters bakmasını izledim. "One ne yapıyorsun?" diye sordum. "Hiçbir şey Bella," diye cevap verdi Edward usulca. "Jacob'ın iyi bir hafızası var sadece." Jacob gülümsedi ve Edward tekrar irkildi. "Kes şunu! Her ne yapıyorsan kes!" "Tabii, eğer sen istiyorsan." Jacob omuz silkmişti. "Eğer hatırladığım şeylerden memnun kalmamışsa bu onun suçu, bu arada." Hiddetle baktım ona, o ise afacan bir biçimde gülümsedi sanki asla cezalandırılmayacağını bilen yaramaz çocuklar gbiydi. "Müdür onun okul arazisinde başıboş dolaşmaması için yola çıktı" diye mırıldandı Edward. "Hadi İngilizce dersine git Bella, buna karışmana gerek yok." "Aşırı korumacı, değil mi?" dedi Jacob, bana demişti bunu. " Birazcık tehlike hayatı eğlenceli kılar. Dur tahmin edeyim eğlenmene izin yok, değil mi?" Edward ters bir bakış attı, dudakları gerildi ve dişlerinin bir kısmının ortaya çıkmasına neden oldu. "Kes sesini Jake," dedim. Jacob güldü.. "Bu bana hayır gibi geldi. Hey, eğer tekrar hayatın varmış gibi hissetmek istersen bana uğra. Motorsikletin hala garajımda duruyor." Bu haber benim ilgimin dağılmasına neden olmuştı. "Onu satmış olman gerekiyordu. Bunu yapacağına dair Charlie'ye söz vermiştin." Eğer Jacob'ın yerine yalvarmasaydım –çünkü kendisi her iki motorsiklete de epey emek harcamış ve bunun karşılığını da almıştı – Charlie bisikletimi çöpe atardı. Ve muhtemelen çöpü de yakardı. "Evet, doğru. Sanki bunu yapabilecekmişim gibi. O sana ait. Neyse sen gelene kadar onu saklayacağım." Tanıdık bir gülümseme bir anda dudaklarının kenarında belirdi. "Jake..." Öne doğru geldi, yüzündeki alaycı ifade gitmiş yerini ciddiyete bırakmıştı. "Sanırım daha önce hata yapmış olabilirim, biliyorsun işte arkadaşça davranmayarak. Belki biz bunu halledebiliriz, yani bizim tarafda. Beni görmeye gel." Edward'ın beni sanki bir heykelmişçesine sımsıkı sardığının farkındaydım. Yüzüne baktığımda, sakin ve sabırlı görünüyordu. "Ben, şey, bilmiyorum Jake." Jacob düşmanca davranmayı bir kenara bıraktı. Sanki Edward'ın orada olduğunu unutmuş gibiydi, ya da çok kararlıydı. "Seni her gün özlüyorum Bella. Sensiz hiçbir şey aynı değil." "Biliyorum, üzgünüm Jake, ben sadece..." Kafasını salladı ve derin bir nefes aldı. "Biliyorum. Önemli değil, tamam mı? Sanırım bir şekilde atlatırım. Kimin arkadaşa ihtiyacı var ki?" Yüzünü buruşturmuştu, acısını bu sözlerle saklamaya çalışıyordu. Jacob'ın acı çekmesi her zaman benim koruyucu yanımı harekete geçirirdi. Aslında bu çok da gerçekçi değildi çünkü Jack'in benim fiziksel korumama ihtiyaç duyması olası değildi. Fakat ona uzanmak için can atsam da kollarım Edward'ın kolları altında hapsolmuştu. Onun iri sıcak belini sessiz bir kabul ediş ve teselliyle sarmak istedim. Edward'ın koruyucu kolları beni zapt etmişti. "Yeter. Hadi sınıfa," sert bir ses arkamızdan gelmişti. "Çekilin Bay Crowley." "Hadi okula Jake," diye fısıldadım, müdürün sesini duyar duymaz endişelenmiştim. Jacob Quileute okuluna gidiyordu ama gene de izinsiz girmekten başı derde girebilirdi. Edward beni serbest bıraktı, elimi tuttu ve beni arkasına çekti tekrar. Bay Greene seyircileri yara yara geliyordu, gözlerini öyle kısmıştı ki kaşları aşağıya düşmüş gibiydi. "Ciddiyim," diye tehdit eder tonda konuştu. "Tekrar arkama döndüğümde hala birileri izliyor olursa cezalandırılacaktır." O cümlesini bitirir bitirmez seyirciler dağılmaya başladı. "Ah Bay Cullen. Burada bir sorunumuz mu var?" "Hayır Bay Greene. Sadece sınıfımıza gidiyorduk." "Harika. Arkadaşınızı tanıyamadım." Bay Greene, Jacob'a dik dik bakıyordu. "Yeni bir öğrenci misiniz?" Bay Green dikkatle Jacob'ı inceliyordu, onun da diğer öğrenciler gibi aynı sonuca vardığının farkındaydım; o tehlikeydi. Bir baş belası. "Hayır," dedi Jacob, yılışıkça sırıtarak bu cevabı vermişti. "Öyleyse ben polisi aramadan önce okul arazisinde çıkmanızı öneririm." Jacob'ın sırıtışı kocaman bir gülümsemeye dönüşmüştü ve bunun nedeninin aklında Charlie'yi onu tutuklarken hayal etmiş olmasıydı. Bu gülümseme öylesine tatsız ve alaycıydı ki, bu benim görmeyi beklediğim türden bir gülüş değildi. Jacob "Evet, efendim," dedi ve motorsikletine binmeden önce asker selamı verdi. Büyük bir gürültüyle çalıştı motor, sonra da lastikler tiz bir ses çıkararak hızla döndü. Bir iki saniye içerisinde görüş mesafesinden çıkmıştı Jacob. Bay Greene onun sergilediği bu gösteriyi dişlerini gıcırdatarak izlemişti. "Bay Cullen, umarım arkadaşınıza bir daha buraya izinsiz girmemesini söylersiniz." "O benim arkadaşım değil, Bay Greene ama uyarınızı ona ileteceğim." Bay Greene dudaklarını büzdü. Edward'ın mükemmel notları ve tertemiz sicili Bay Greene'in bu olayı farklı bir açıdan görmesine neden olmuştu. "Anlıyorum. Eğer endişelendiğiniz bir sorun varsa, sadece bana..." "Endişe edilecek bir sorun yok, Bay Greene. Ortada bir sorun yok." "Umarım doğrudur. Öyleyse, sınıflara. Siz de öyle Bayan Swan." Edward başıyla onayladı ve beni çekiştirerek İngilizce bölümüne doğru gitmeye başladık. "Derse girecek kadar iyi hissediyor musun?" müdürün yanından geçerken bunu fısıldamıştı. "Evet," dedim ben de, bunun doğru olup olmadığından emin değildim. İyi olup olmamamın en önemli sorun olduğunu sanmıyordum. Edward ile hemen konuşmalıydım ve İngilizce dersi kafamda planladığım konuşma için pek de uygun değildi. Fakar Bay Greene arkamızdaylen çok da fazla seçim şansımız yoktu. Biraz gecikerek de olsa derse yetişebilmiştik, hemen sıralarımıza geçtik. Bay Berty, Frost'un bir şiirinden bahsediyordu. Sınıfa girşimizi görmezden gelmişti, temposunu bozmaya hiç niyeti yoktu. Not defterinden bir sayfa koparttım ve yazmaya başladım. El yazım içinde bulunduğum ruh halinden dolayı daha da okunaksız olmuştu. Neler oldu? Bana her şeyi anlat. Ve bu koruma işini de bir kanara bırak artık, lütfen. Note'u Edward'a uzattım. İç geçirdi ve cevap yazmaya koyuldu. Kağıdı bana geri uzattı. Yazması benden kısa sürmüştü, üstelik kendi özel el yazısıyla bir paragraf tutmuştu. Alice Victoria'nin geri geldiğini gördü. Önlem olarak ben de seni şehir dışına çıkardım. Ama asla senin yakınlarına gelme ihtimali yoktu. Emmett ve Jasper onu yakalamaya çok yaklaşmış ama görünüşe göre Victoria'nın bir çeşit kaçabilme içgüdüsü var. Doğruca, sanki haritada elini koymuşçasına, Quileute sınırına doğru kaçmış. Quileuteler işin içine girince Alice'in yetenekleri işe yaramaz hale geldi. Dürüst olmak gerekirse bizler içeri giremedik ama Quileuteler onu yakalayabilirlerdi.Büyük gri bir kurt Emmett'in sınırı geçtiğini düşündü ve saldırgan davrandı. Elbette ki Rosalie buna karşı tepki verdi ve herkes arkadaşlarını korumak için takibi bıraktı. Her şey kontrolden çıkmadan evvel Carlisle ve Jasper ortamı sakinleştirmiş. Fakat o arada Victoria kaçıp gitmiş. Her şey bundan ibaret. Notu okurken kaşlarımı çatmıştım. Hepsi buna dahil olmuştu; Emmett, Jasper, Rosalie ve Carlisle. Bahsetmemişti ama Esme bile belki de karışmıştı bu işe. Sonra Paul ve diğer Quileute sürüsü de vardı. Kolayca bir savaşa dönüşebilirdi bu, gelecekteki ailem ve benim eski arkadaşlarım birbirlerine karşı mücadele edebilirlerdi. İçlerinden biri yaralanabilirdi. Kurtların ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin edebiliyordum ama minik Alice'in o devasa kurtlardan biriyle dövüştüğünü düşünmek... Ürpermiştim. Dikkatlice tüm paragrafı sildikten sonra tekrar yazdım. Peki ya Charlie? Onun peşinde de olabilirdi. Ben yazmayı bitirmeden önce Edward başını hayır anlamında salladı, belli ki Charlie'nin tarafında işler önemsizleşiyordu. Elini uzatmış bekliyordu ama onu görmezden geldim ve tekrar yazmaya başladım. Onun ne düşündüğünü bilemezsin çünkü burada değildin. Florida'ya gitmek gerçekten kötü bir fikirdi. Kağıdı elimin altından aldı. Seni yalnız başına göndermemin ihtimali yoktu. Bu şansın varken kara kutu bile bulunamazdı. Kastettiğim bu değildi; onsuz gitmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Demek istediğim beraber birarada kalmamızdı. Fakat bu cevabıyla biraz ilgim dağılmıştı ve biraz da kızmıştım. Sanki bindiğim uçak düşmeden seyahat edemeyecektim. Çok komik. Pekala diyelim ki benim kötü şansım uçağı düşürdü. O zaman sen tam olarak ne yapabilirdin bu konuda? Neden uçak kaza yapsın ki? Şimdi gülümsemesini saklamaya çalıyordu. Pilotlar alkolden dolayı sızıyorlar. Çok kolay. Uçağı ben sürerdim. Tabii ya. Dudaklarımı büktüm ve tekrar denedim. Her iki motoru da yandı ve daireler çizerek düşüyoruz. Yere yeterince yaklaşmamızı beklerdim, sonra seni kaptığım gibi duvarı parçalar ve aşağı atlardım. Daha sonra seni kaza mahaline geri getirirdim ve ikimiz etrafta sekerek dolaşırken tarihin en şanslı kazazedeleri ilan edilirdik. Ağzım açık ona bakakalmıştım. "Ne oldu?" diye fısıldadı. Başımı hayretle salladım. "Hiç," diyebildim sadece. Bu kaygı verici yazışmayı sildim ve bir cümle daha yazdım. Bir dahakine bana söyle. Bir dahaki zamanın olacağından emindim. Her zaman olduğu gibi bu biri kaybolana kadar devam edecekti. Edward gözlerime uzun bir süre baktı. Yüzümün neye benzediğini merak etmiştim, üşüyordum ve kan henüz yanaklarıma ulaşmamıştı. Kirpiklerim de hala ıslaktı. İç geçirdikten sonra, evet dercesine başını salldı. Teşekkürler. Kağıt elimin altından kaybolmuştu. Yukarı baktığımda hayretle gözlerimi kırptım çünkü Bay Berty tepemde durmuş aşağa banı bakıyordu. "Orada bizimle paylaşmak istediğiniz bir şey mi var Bay Cullen?" Edward masumca baktı ve kitaplarının üzerinde bulunan kağıdı uzattı. "Benim notlarımda mı?" diye sordu, oldukça şaşkın görünüyordu. Bay Berty kağıdı hızlıca gözden geçirdi, şüphesiz dersinin mükemmel bir kopyası kağıda aktarılmıştı. Sonra kaşlarını çatıp tahtaya geri döndü. # # # Daha sonra Edward ile almadığım tek ders olan Matematik dersinde birilerinin bugünden bahsettiğini duydum. "Benim param esmer tenli çocuğa," dedi biri. Gizlice baktığımda Tyler, Mike,Austin ve Ben'in kafa kafaya vermiş derin bir konuşmada olduklarını gördüm. "Evet," diye fısıldadı Mike. "Jacob denen çocuğun cüssesini gördünüz mü? Bence o Cullen'ı devirir."Mike bu düşünceden oldukça memnun şekilde bahsetmişti. "Hiç sanmıyorum," dedi Ben. "Edward'da bir şeyler var. O her zaman...kendine güvenen biri oldu. İçimden bir ses onu halledebileceğini söylüyor." "Ben'e katılıyorum," dedi Tyler. "Hem diğer çocuk Edward'ın canını okursa, biliyorsunuz ağabeyleri de bu işe dahil olacaktır." "Son günlerde hiç La Push'da bulundun mu?" diye sordu Mike. "Lauren ve ben birkaç hafta evvel oradaki sahile gittik. İnanın Jacob'ın arkadaşları en az onun kadar iri." "Ya," dedi Tyler. "Çok kötü çünkü hiçbir olay olmadı. Ve biz asla nasıl sonuçlanacağını bilemeyeceğiz." "Bana pek öyle gelmedi," dedi Austin. "Belki de öğreniriz." Mike hınzırca gülümsedi. "Kim iddiaya girmek ister?" "Jacob için bir onluk," dedi Austin birdenbire. "Bir onluk Cullen için," dedi Tyler ona uyarak. "Bir onluk Edward için," diye katıldı bahse Ben "Jacob," dedi Mike. "Hey çocuklar olayın nedenin biliyor musunuz?" dedi Austin merakla. "Bu bahisleri etkileyebilir." "Tahmin edebiliyorum," dedi Mike ve sonra da aniden bana dönüp baktı, hemen ardından da Ben ve Tyler baktı. Yüz ifadelerine bakarak hiçbirinin onları dinleyebileceğim mesafede olduğumu fark etmediklerine emindim. Hepsi hemen yüzlerini çevirdi ve masalarının üzerindeki kağıtları karıştırmaya başladı. "Hala Jacob diyorum ben," diye mırıldandı Mike gizlice.
|
||
|
|
|
|
|
#5 (permalink) | ||
![]() |
Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 4 (DOĞA)
Kötü bir hafta geçirmiştim. Aslında hiçbir şeyin tam olarak değişmediğini biliyordum. Tamam, Victoria pes etmemişti ama gerçekten bir an olsun pes edeceğini düşünmüş müydüm? Tekrar ortaya çıkacağını her zaman biliyordum. Bu yeni bir endişe değildi. Teoride endişelenmemek pratikten daha basitti. Mezuniyet günüme sadece birkaç hafta kalmıştı ama tatlı tatlı oturup bir sonraki felaketi beklemenin çok da aptalca olup olmadığını merak ediyordum. Görünüşe göre insan olmak çok tehlikeliydi, resmen tehlikeye davetiye çıkarmaktı. Benim gibi birinin insan olarak kalmaması gerekiyordu. Bendeki şansa sahip olan birisi kesinlikle daha da acizdi. Ama kimse beni dinlemezdi. Carlisle şöyle demişti, "Biz yedi kişiyiz Bella. Ve Alice de bizim tarafımızda, Victoria'nın bizi savunmasız yakalayacağını hiç sanmıyorum. Charlie için plana sadık kalmamız, bence, önemli." Esme şöyle demişti, "Sana bir şey olmasına asla izin vermeyiz, tatlım. Bunu biliyorsun. Lütfen endişelenme." Sonra da beni alnımdan öpmüştü. "Emmett şöyle demişti, "Edward'ın seni öldürmediği için öyle mutluyum ki. Senin çevrende her şey çok eğlenceli." Rosalie ona sert bir bakış atmıştı. Alice gözlerini devirmişti ve şöyle demişti, "Alınıyorum ama. Gerçekten bunun için endişelenmiyorsun, değil mi?" "Eğer büyük bir sorun değilse Edward neden beni Florida'ya sürükledi?" diye ısrarla sormuştum. "Belki henüz fark etmedin Bella ama Edward birazcık aşırı tepki vermeye meyilli biri, değil mi?" Jasper sessizce bedenimdeki tüm endişeyi ve gerilimi duygusal atmosferi kontrol ederek ortadan kaldırdı. Endişelerimden tekrar kurtulduğumu hissettim, ve benim çaresiz yalvarışlarımı teselli etmelerine izin verdim. Tabii ki bu sakinlik Edward gelene kadar azaldı ve odadan yürümek için dışarı çıkmak zorunda kaldım. Sonuç olarak ortak fikir benim peşimde olan ve öldürmeye niyetli vampiri umursamam yönündeydi. Hayatıma devem etmeliydim. Ben de öyle yapmaya çalıştım. Ama şaşırtıcı biçimde halletmeye çalıştığım diğer şeyler de en az o kadar sıkıntı vericiydi. Ayrıca beni nesli tükenen canlılar sınıfına sokan "durumum" hala aynıydı... Çünkü Edward'ın karşılığı her zaman aynı şekilde sinir bozucu oluyordu. "Bu senin ve Carlisle'nin arasında," demişti. " Tabii ki sen ve benim aramdaki o bağı kurmak için ne kadar istekli olduğumu biliyorsun. Ama benim şartımı da biliyorsun" Ve tatlı tatlı gülümsedi. Ahh. Bu koşulu çok iyi biliyordum. Edward beni nezaman istersem onun gibi yapabileceğine dair söz vermişti...tabi önce onunla evlenmem gerekiyordu. Bazen aklımı okuyamamasının sadece bir numara olup olmadığını merak ediyordum. Yoksa başka türlü direttiği o koşul benim için nasıl bu kadar sorun olabilirdi? O bir koşul bana engel oluyordu. Her şeyiyle kötü bir haftaydı. Ve bugün içlerinden en kötüsüydü. Edward'ın uzakta olduğu her gün kötüydü. Alice'in öngörülerinde bu hafta kayda değer bir şey yoktu ve ben de bu yüzden kardeşleriyle ava gitmesi konusunda ısrarcı olmuştum. Kolay ve yakınlardaki avların onun için ne kadar sıkıcı olduğunu biliyordum. "Git ve eğlen," demiştim ona. "Benim için birkaç dağ aslanı yakala." Ona gittiği zamanlarda her şeyin benim için ne kadar zor olduğunu asla söylemezdim. Tüm o terkedilme kabusları yeniden hortluyordu. Eğer bunu öğrenirse perişan olurdu ve çok gerekli bile olsa beni yalnız bırakmaya korkardı. İtalya'dan ilk döndüğü zamanlarda böyleydi. Altın rengi gözleri duyduğu susuzluktan dolayı siyaha dönmüştü. Bu yüzden yüzüme cesur bir ifade yerleştirmiş, Emmett ve Jasper ile gitmesi için onu kapı dışarı etmiştim. Sanırım o zaman aklımdan geçeni anlayabilmişti. Birazcık. Bu sabah yastığımın üzerinde bana bıraktığı notu bulmuştum. Çok yakında döneceğim, beni özlemeye vaktin bile olmayacak. Kalbime iyi bak, seninle birlikte bıraktım. Artık bomboş bir Cumartesim vardı ama sabahleyin Newton's Olympic Outfitter'da sabah mesaimin meşgul edecekti beni. Ve tabi bir de Alice'den kolayca söz almıştım. "Avlanma için eve yakın bir yerlerde olacağım. Bana ihtiyacın olursa sadece onbeş dakikalık bir mesafede olurum. Sorun ihtimaline karşın gözüm üzerinde olacak." Bunun anlamı şuydu; sakın gülünç bir şeyler yapmaya kalkma çünkü Edward gitti. Alice kamyonetimi bozma konusunda en az Edward kadar yetenekliydi. İşi iyi yanından görmeye çalıştım. İşten sonra Alice ile planladığım gibi duyurularını yollamasına yardım edecektim ve bu benim için epey kafa dağıtıcı olabilirdi. Hem Edward'ın olmadığı zamanlarda Charlie'nin havası yerinde oluyordu, bu yüzden onla da vakit geçirebilirdim. Acaba ona soracak kadar zavallılaşırsam Alice gece benimle kalırmıydı merak ediyordum. Zaten sonraki gün Edward eve gelirdi. Böyle atlatabilirdim. Erkenden güne başlamak istemedim, kahvaltımı yavaşça yedim, her defasında bir kaşık gevrek attım ağzıma. Sonra bulaşıkları yıkadım, buzdolabının üzerindeki mıknatısları düz bir çizgi halinde yanyana dizdim. Belki de obsesif kompulsif bozukluktan muzdarip olabilirdim. Son iki mıknatıs benim yaptığım düzene bir türlü uymuyordu. İkisinin kutupları aynıydı bu yüzden ne zaman diğerleriyle yanyana koymaya çalışsam mutlaka biri yere düşüyordu. Bir nedenle – belki de delirdiğimden – bu beni fena halde rahatsız ediyordu. Neden doğru düzgün durmuyorlardı ki? Saçma bir inatla bir anda normale dönmelerini beklermişim gibi yanyana dizmek için çabalamaya devam ettim. İçlerinden birini çevirdiğimdeyse sanki hile yapıyormuşum gibi hissetmiştim. Nihayet mıknatıslardan çok kendime sinirlendim ve hepsini alıp avcumda topladım. Biraz çabalayarak, ki epeyce karşı koymuşlardı, yanyana tutmayı başardım. "Nasılmış," dedim sesli şekilde, evet hareket etmeyen nesnelerle konuşma hayra alamet değildi – "O kadar da fena değilmiş ha?" Orada bir süre bir aptal gibi durdum, bilimsel gerçeklerin sürekliliğine inanmadığımı kabul etmeye hazır değildim. Sonra iç geçirdim ve mıknatısları tekrar buzdolabının üzerine koydum. "Bu kadar inatçı olmaya gerek yok," dedim kendi kendime mırıldanarak. Çok erkendi ama tekrar hareketsiz nesnelerle konuşmaya başlamadan önce dışarı çıkmaya karar verdim. Newtonlar'a gittiğimde Mike koridoru monoton şekilde paspaslarken annesi de tezgahı yeni ürünler için düzenliyordu. Onları bir tartışmanın tam ortasında yakalamıştım öyle ki orada olduğumun farkına bile varmamışlardı. "Fakat bu Tyler'ın gideceği zaman," dedi Mike şikayet ederek. "Mezuniyetten sonra demiştin sen ama –" "Beklemek zorundasın," diye tersledi Bayan Newton. "Sen ve Tyle yapacak başka bir şeyler düşünseniz iyi olur. Polis orada neler olduğunu bulana kadar Seattle'a gidemezsiniz. Beth Crowley'in Tyler'a aynı şeyi söylediğini de biliyorum, o yüzden beni sanki her şeyin suçlusuymuşum gibi de gösterme – Ah günaydın Bella," dedi aniden benim varlığımı farkederek, sesi birden canlanmıştı. "Erkencisin." Karen Newton spor ekipmanları bölümünde yardim istemeyi düşünebileceğim son insandı. Mükkemel şekilde parlayan sarı saçları zarif biçim ensesinden toplanmış, ayak tırnakları da tıpkı ellerindekiler gibi işinin erbabı biri tarafından boyanmıştı. Ayağındaki yüksek ökçeli çapraz bantlı ayakkabı dikkate alınırsa yürüyüş botları konusunda pek yardım edebilecek birine benzemiyordu. "Trafik ışıkları," diyerek espri yaptım ve parlak turuncu korkunç önlüğümü tezgahın altından çıkardım. Bayan Newton'ın bu Seattle seyahati için Mike kadar micadeleye hazır oluşu beni şaşırtmıştı. Mike'ın başaracağını sanmıştım. "Şey, ee..." Bayan Newton tereddüt etti bir an, önünde bir yığın el ilanı vardı ve onlarla uğraşıyordu. Kolumda önlüğümü tutarken durdum. Bu bakışı biliyordum. Bu yaz onlarla çalışmayacağımı Newtonlara söylemiştim – onları yılın en yoğun oldukları zamanda terk edecektim – bu yüzden onlar da Katie Marshall'ı benim yerimi almak üzere eğitmeye başlamışlardı. İkimize de aynı anda maaş verebilecek durumları yoktu, ve bugün sadece birkaç müşteri olacağa benziyordu... "Ben arayacaktım" dedi Mrs Newton ve devam etti. "Sanırım bugün çok fazla yapmamı gereken iş olmayacak. Mike ve ben sanırım idare edebiliriz. Seni erkenden kaldırıp buraya getirtdiğim için üzgünüm..." Sıradan bir gün olsaydı bu olaya sevinirdim. Ama bugün...sevinmemiştim. "Tamam," dedim, iç geçirdim. Omuzlarım düşmüştü. Peki bugün ne yapacaktım ben? "Bu adil değil anne," dedi Mike. "Eğer Bella çalışmak istiyorsa – " "Hayır, sorun değil Bayan Newton. Gerçekten Mike. Çalışmam gereken sınavlarım ve yapmam gereken işler var..." Zatn tartışıyor olduklarından aile içindeki bir başka anlaşmazlığın nedeni olmak istemiyordum. "Teşekkürler Bella. Mike dördüncü koridoru unutmuşsun. Şey, Bella, bu ilanları da çıkarken çöpe atar mısın? Bunları bırakan kıza tezgahın üzerinde koyacağımı söylemiştim ama gerçekten hiç boş yerim yok." "Tabii, sorun değil." Önlüğümü bıraktım ve ilanları kolumun altına tıktım, sisli yağmura doğru yürümeye başladım. Çöp kutusu Newton'ların mağazasının hemen yanında, çalışanlar için ayrılmış olan parkın yanındaydı. Huysuzca ayaklarımı çakıl taşlı yolda sürüyerek ilerledim. Parlak sarı kağıtları çöpe doğru fırlatmak üzereydim ki ilanın başlığı gözüme takılmıştı. Özellikle bir kelime bütün ilgimi ona vermeme neden olmuştu. Ellerimle sıkı sıkı tuttuğum ilanların üzerindeki resme ve altındaki başlığa bakıyordum. Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Olympic Kurdunu Kurtarın Bu kelimelerin altında çam ağaçlarının önünde detaylı bir şekilde çizilmiş bir kurt kafasını geriye doğru atıp aya doğru ulurken görünüyordu. Bu resim kaygı vericiydi; kurdun hüzünlü duruşu onun sahipsiz gibi görünmesine neden olmuştu. Sanki acı içerisinde uluyor gibiydi. Kamyonetime doğru koşarken ilanlar hala kolumun altındaydı. On beş dakika, sahip olduğum tüm zaman buydu. Ama bu kadarı yeterdi. La Push'a gitmem onbeş dakika alırdı ve şehre varmadan önce beş dakikada da sınırı geçebilirdim. Kamyonetim hiç sorun çıkarmadan çalıştı. Alice beni bunu yaparken görmüş olamazdı çünkü bunu planlamamıştım. Ani bir karar, işte açık buydu! Elimden geldiğince hızlı hareket ettim, ilerde bu zamana ihtiyacım olacaktı. Aceleyle ilanları fırlatmıştım ve onlar ön koltukta dağılmış halde duruyorlardı. Sarı arka plan üzerinde kalın kalın yazılmış başlıklar ve uluyan kurtlar her yerdeydi. Anayoldan hızla aşağa indim, silecekle ön camları temizlerken antika aracın çıkardığı gürültüyü görmezden geldim. Elli beş ile giderken arabanın sorun çıkarmaması için yalvarırdım, şimdiyese ancak dua etmem işe yarayabilirdi. Hiç şüphe yoktu sınırdaydım ama La Push'un dışındaki ilk evi geçtiğim an kendimi güvende hissettim. Bu Alice'in takip edebileceği mesafenin ötesinde olmalıydı. Öğleden sonra Angela'ya gittiğimde onu arayabilirdim, böylece iyi olduğumu bilirdi. Onu heyecanlandırmanın bir anlamı yoktu. Benim için endişelenmesine gerek yoktu, Edward dönünce ikisi yerine de fazlasıyla sinirlenecekti zaten. Soluk kırmızı evin önünde gıcırtıyla durduğumda kamyonetimden feci bir vızıltı geldi. Bir zamanlar sığındığım bu eve bakarken boğazımda bir şeyler düğümlenmişti. Buraya son gelişimin üzerinden çok zaman geçmişti. Ben motoru kapatmadan evvel Jacob kapıda belirmişti bile, yüzündeki boş ifadeden şaşırmış olduğunu anlamıştım. Aniden kamyon büyük bir gürültü çıkardı ve sustu, onun güçlükle bağırdığı duydum. "Bella?" "N'aber Jake!" "Bella!" diye tekrar bağırdı, yüzünde sıcacık bir gülümseyiş belirmişti. Koyu kahverengi kızıl tenine tezat oluşacak şekilde dişleri bembeyaz parlıyordu. "Buna inanamıyorum!" Hemen kamyonete doğru koştu ve beni açık kapıdan sürüklercesine indirdi sonra da ikimiz çocuklar gibi neşe içerisinde zıplamaya başladık. "Buraya nasıl geldin?" "Gizlice!" "Harika!" "Selam Bella!" Billy bu şamatanın nedenini anlamak üzere kapıya çıkmıştı. "Selam Bil..." Aniden nefesim kesilir gibi olmuştum, Jacob bana sıkıca sarulmış sonra da beni döndürmüştü. "Vaay, seni burada görmek çok güzel!" "Ben nefes...alamıyorum," güçlükle konuşabilmiştim. Güldü ve beni aşağıya indirdi. "Tekrar hoş geldin Bella," dedi gülümseyerek. Ve söyleme şeklinden eve hoş geldin demek istediğini anlamıştım. Evde oturamayacak kadar heyecanlı olduğumuzdan yürümeye başladık. Jacob normal olarak çok hızlı yürüyordu ve ben ona birkaç defa bacaklarımın onunki kadar uzun olmadığını hatırlatmak zorunda kalmıştım. Yürüdükçe Jacob'la beraber olmaktan zevk alan, benliğimin diğer yanının iyice su yüzüne çıkmaya başladığını hissettim. Daha genç ve daha sorumsuzdum. Sanki zaman zaman sebepsiz yere aptalca şeyler yapan biri gibiydim. Coşkumuz konuşmamızın ilk birkaç konusunda sona ermişti; neler yaptığımızdan, nasıl olduğumuzdan ve beni buraya hangi rüzgarın attığından bahsettim. Ona el ilanından tereddüt ederek bahsettiğimdeyse kahkahaları ağaçların arasında yankılandı. Ama sonra yavaş yürüyüşümüz deponun arkasından çalılıklara doğru uzandı sonra da First Beach'den dönerek bir daire çizmiş olduk. Ayrı düşmemizin arkasındaki sebepleri tartışmak için henüz çok erkendi ve arkadaşımın yüzüne baktıkça takındığı acı maskesinin çok tanıdık gelmeye başlamıştı. "Yani tam olarak nedir bu hikaye?" diye sordu Jacob, yolunun üzerindeki ağaç dalını haddinden güçlü bir biçimde tekmelemişti. Kumsala doğru fırladı, sonra da kayaların üzerine çarpıp takırdadı. "Demek istediğim bizim son görüştüğümüz zamandan beri...şey yani bilirsin...." Konuşmaya çalışıyordu. Derin bir nefes aldı ve tekrar denedi. "Benim sorduğum şey her şey onun gittiği zamanki haline mi döndü? Onu yaptıkları için af mı ettin?" Derin bir soluk aldım. "Affedilecek bir şey yoktu." Bu kısmı geçmek istiyordum, ihanetler, suçlamalar... ama bir yere varabilmemiz için öncelikle bunlardan bahsetmemiz gerektiğinin de farkındaydım. Jacob sanki limon yemişçesine yüzünü buruşturdu. "Keşke geçen Eylül'de Sam seni bulduğunda resmini çekmiş olsaydı. Delil olarak kullanılabilirdi." "Kimse yargılanmıyor." "Belki de yargılanmalı." "Sen bile onu gidişi için suçlamıyorsan nedenini biliyor olman lazım." Birkaç saniye ters ters baktı. "Pekala," dedi meydan okurcasına. "Şaşırt beni." Bu bitmek bilmeyen kini canımı sıkıyordu, sürekli aynı yarayı kaşıyordu. Bana kıgın olması canımı yakıyordu. Bu bana uzun zaman önceki o öğleden sonrayı anımsatmıştı; Sam'in ona emrettiği üzere bana arkadaş olamayacağımızı söylemişti. Aklımı toparlamam birkaç saniye sürdü "Edward beni geçen sonbahar terketmesinin nedeni benim vampirlerle olamayacağımı sanmasıydı. Beni terketmesinin daha doğru olduğuna karar vermişti." Jacob bu söylediklerime biraz geç reaksiyon verdi. Bir dakika boyunca söylediklerimi kafasında tarttı. Fakat söylemek için her ne planladıysa bunu söylemekten vazgeçmişti. Edward'ın bu kararı almasına neden olan şeyi bilmediği için memnun olmuştum. Eğer Jasper'ın beni öldürmeye çalıştığını öğrenseydi yapabileceklerini sadece hayal edebiliyordum. "Geri geldi ama değil mi?" Jacob mırıldanarak söyledi bunu. "Kararına bağlı kalmaması çok kötü." "Eğer hatırlıyorsan ben gidip onu getirmiştim." Jacob bir dakika boyunca gözlerini dikip bana baktı ve sonra da gözlerini kaçırdı. Yüzü gevşemişti ve ses tonu da daha sıcaktı. "Bu doğru. Asla tüm hikayeyi öğrenemedim. Neler olmuştu?" İkilemde kalmıştım, dudaklarımı kemiriyordum. "Bu bir sır mı?" Bu sözleri alay edercesine söylemişti. "Bana söylemene izin yok mu?" "Hayır," dedim hemen. "Sadece uzun bir hikaye." Jacob küstahça gülümsedi sonra da onu takip edeceğimi umarak sahile doğru yürümeye başladı. Jacob böyle davranmaya devam edecekse bu hiç de eğlenceli değildi. Dosdoğru onu izlemeye başladım, arkamı dönüp gitmelimiydim emin değildim. Eve döndüğümde Alice ile yüzleşmem gerekecekti...Sanırım acele etmeme hiç gerek yoktu. Jacob tanıdık devasa bir ağaca doğru yürümeye başladı. Ağaç tüm dalları ve kökleriyle birlikte bembeyazdı, kumsalın içine, karaya oturmuş. Bu ağaç bir şekilde bizim ağacımızdı. Jacob ağacın köklerinden birinin üzerine oturdu, sonra da yanındaki yere vurarak benim de oturmamı belirtti. "Uzun bir hikaye olmasının mahsuru yok. Aksiyon var mı?" Yanına otururken gözlerimi devirdim."Biraz aksiyon var," diye kabul ettim. "Aksiyon olmadan gerçek bir korku sayılmazdı." "Korku mu?" diyerek küçümsedim söylediklerini. "Söylediklerimi arkadaşlarım hakkında kaba yorumlar yaparak mı dinleyeceksin?" Sanki görünmez bir anahtarla ağzını kilitliyormuş gibi yaptıktan sonra omzunun üzerinden görünmez anahtarı fırlattı.Gülümsememeye çalıştıysam da başarılı olamamıştım. "Senin de dahil olduğun kısmından başlamak zorundayım" böyle karar vermiştim, anlatmaya başlamadan önce tüm hikayeyi aklımda sıraladım. Jacob elini kaldırdı. "Konuş." "Bu iyi," dedi. "Neden o zamandan başlaman gerektiğini anlamıyorum ama." "Evet, neyse, bu biraz karmaşık o yüzden dikkatini ver. Alice'in nasıl gördüğünü biliyor musun?" Kaşlarını çattı – kurtlar efsanelerde anlatılan vampirlerin doğa üstü yeteneklere sahip olması hikayesinin doğru olmasına pek de heyecanlanmıyorlardı – anlatmaya devam ettim ve Edward'ı İtalya'da nasıl kurtardığımı anlattım. Olabildiğince özetleyerek anlatmıştım, önemsiz ayrıntıların hepsini atlamıştım. Jacob'ın tepkisini anlamaya çalışıyordum. Benim ölüm haberimi alan Edward'ın kendini öldürmeye karar verdiğini gören Alice'i anlattığım andan beri suratında esrarengiz bir ifade oluşmuştu. Bazen Jacob oldukça düşünceli göründü, dinleyip dinlemediğine pek emin olamadım. Sözümü sadece bir defa kesti. "O medyum kan emici bizi göremiyor mu?" diye haykırdı, yüzü hem vahşi görünüyordu hem de neşeli. "Cidden mi? Bu muhteşem!" Dişlerimi sıktım ve sessizce oturmaya devam ettim, yüz ifadesinden benim devam etmemi beklediğini anlayabiliyordum. Bir hata yaptığını farkedene kadar gözlerimi ondan ayırmadan baktım. "Ahh!" dedi. "Üzgünüm." Bir kez daha dudaklarına kilit vurdu. Volturi kısmına geçtiğimde yüz ifadesi daha anlaşılabilir hale gelmişti. Çenesi kasılmış, tüyleri diken diken olmuş ve burun delikleri büyümüştü. Detaylandırmamıştım, sadece Edward'ın bu sorunu çözdüğünü söyledim, ona verdiğimiz sözden ya da beklediğimiz ziyeretten bahsetmedim. Jacob'ın benim kabuslarıma ihtiyacı yoktu. "Şimdi tüm hikayeyi biliyorsun," diye sonuçlandırdım. "Şimdi konuşma sırası sende. Ben annemleyken sen neler yaptın?" Jacob'ın Edward'dan daha fazla ayrıntı vereceğini biliyordum. Beni ürkütmekten çekinmiyordu. Aniden hareket ederek öne doğru eğildi. "Ben, Embry ve Quil Cumartesi gecesi olağan devriyelerimizden birini yapıyorduk ve sonra aniden – baaam!" Kollarını birdenbire havaya kaldırmıştı, bir patlamayı ima ediyordu. "Taze bir iz vardı, daha onbeş dakikalıktı. Sam bizden onu beklememizi istemişti ama gittiğinden haberim yoktu ayrıca senin kan emicilerin sana göz kulak olmaya devam edip etmediğinden de haberim yoktu. Bu yüzden onu son hızla takip etmeye başladık fakat biz onu yakalayamadan o sınırı geçti. Sınır boyunca dağaldık, tekrar geri gelmesini umuyorduk. Sana söyleyeyim gerçekten sinir bozucuydu." Başını salladı – sürüye katıldığı günden beri uzattığı saçları gözlerinin önüne geldi. "Güney ucuna kadar gittik. Cullenlar'da onu takip ediyordu, bizim taraftan sadece onbeş mil kadar uzaktaydılar. Eğer nerede bekleyeceğimizi bilseydik bu mükemmel bir pusu olabilirdi." Yüzünü buruşturarak hayıflandı. "Fakat bu tehlikeli bir hal almıştı. Sam ve diğerleri biz ulaşamadan sıkıştırmıştı fakat o sınır boyunca bir o yana bir bu yana gidiyordu. Ve seninkiler de sınırın diğer tarafındaydı. Şu iri olanın adı neydi..." "Emmett." "Evet, o. Ona hamle yaptı ama o kızıl kafa cidden hızlıydı. Onun tam arkasındaydı ve neredeyse Paul ile çarpışacaklardı. Şey, Paul....onu biliyorsun." "Evet." "Konsatrasyonunu yitirdi. Aslında onu da suçlayamıyorum, onlar kocaman kan emicilerdi ve tam önünde duruyorlardı. Hemen saldırdı... hey bana öyle bakmaktan vazgeç. Vampirler bizim topraklarımızdaydı." Devam etmesi için yüzümü toplamaya çalıştım. Her ne kadar sonunu bilsem de anlattıklarından dolayı öylesine heyecanlanmıştım ki tırnaklarımla elimin içini tırmalıyordum. "Neyse, Paul ıskaladı ve iri olan kendi taraflarına doğru geçti. Ama sonra neydi o, şey hani şu sarışın olan..." Jacob'ın yüzünde takdir etmekten uzak tiksinti dolu bir ifade vardı, kastetmeye çalıştığı kişi Edward'ın kızkardeşiydi. "Rosalie." "Her neyse işte. O bizim alana girdi bu yüzden Sam ve ben de Paul'ün desteğe ihtiyacı olduğunu hissettik. Sonra onların liderleri ve diğer sarışın adam...." "Carlisle ve Jasper." Bana öfkeli bir şekilde baktı. "Biliyor musun isimleri cidden umrumda değil. Neyse Carlisle Sam ile konuşarak ortamı yatıştırmaya çalıştılar. Fakat birdenbire herkes sakinleşti. Şu ismini söylediğin diğeri bize bir şeyler yaptı. Onun yaptığını bildiğimiz halde sakinleşmeyi başardık." "Nasıl hissettiğini biliyorum. "Böyle hissetmek cidden can sıkıcı. Daha sonra öyle sinirlenmenin imkanı yok." Kafasını öfkeyle salladı. "Yani Sam ve vampirlerin başı Victoria'nın öncelikleri olması konusunda anlaştı ve tekrar onun peşine düştüler. Carlisle bize onun kokusunu takip edebilmemiz için kendi taraflarına geçiş izni verdi. Fakat o kadın Makah bölgesinın kuzeyindeki sarp kayalıklara doğru gitmeye başladı. Oranın birkaç mil uzağında sahil sınırı başlıyordu. O kadın tekrar denizin üzerinde uçmaya başlamıştı. Şu büyük olanla ve sakin olan onu takip etmek için sınırdan geçme izni istediler ama tabii ki hayır dedik." "İyi. Yani aptalca davranmışsın ama memnunum.Emmett asla yeterince tedbirli davranmaz. Yaralanabilirdi." Jacob homurdandı. "Yani senin vampirlerin onlara hiçbir sebep yokken saldırdığımızı ve onların tamamen masum olduklarını mı söyle – " "Hayır," dedim sözünü keserek. "Edward ayrıntı vermeden aynı hikayeyi anlattı." "Ya," dedi nefesini verirken ve eğilip yerde bulunan milyonlarca çakıltaşı arasından birini aldı. Rahat bir şekilde koydan yüzlerce metre uzağa fırlattı. "Yani sanırım o dönecej. Bizler onu yakalamaya çalışacağız." Ürpermiştim; tabii ki dönecekti. Edward bana bir dahaki sefer söyler miydi? Hiç sanmıyordum. Gözümü Alice'den ayırmamalıydım, böylece olanların tekrar etmesi durumunda işaretlerden anlayabilirdim... Jacob benim verdiğim tepkiyi görmüşe benzemiyordu. Dudak bükmüş, düşünceli şekilde dalgalara bakıyordu. "Ne hakkında düşünüyorsun?" Uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra sormuştum bunu. "Bana söylediklerini düşünüyordum. O medyum kız seni uçurumdan atlarken görüşünü ve seni intahar etti sanıp her şeyin kontrolden çıkışını... Farkında mısın eğer olması gerektiği gibi beni bekleseydin, o zaman o kan emi – Alice seni atlarken göremeyecekti? Hiçbir şey değişmeyecekti. Biz muhtemelen şu anda diğer Cumartesi günlerinde yaptığımız gibi garajda olacaktık. Forks'da başka vampir olmayacaktı, sonra sen ve ben..." sesi giderek azaldı ve sonunda düşüncelere dalıp iyice duyulmaz oldu. Onun bu şekilde söylemesi can sıkıcıydı, sanki Forks'da hiç vampir olmamasının iyi bir şey olduğunu kastetmişti. Kalbim onun aklındaki manzara karşısında acıyla çarptı. "Edward her koşulda geri dönerdi." "Bundan emin misin?" diye sordu, Edward'ın adının geçmesi eski kavgacı halini tekrar su yüzüne çıkarmıştı. "Ayrı olmak...ikimizde de çok işe yaramadı." Bir şeyler söylemeye çalıştı, yüzündeki ifadeden öfke dolu bir şey olduğu belliydi ama kendinisi engelledi ve derin bir nefes alıp baştan başladı. "Sam'in sana kızgın olduğunu biliyor muydun?" "Bana mı?" şaşırmıştım. "Ah anlıyorum. Buraya gelmediğim için." "Hayır. O yüzden değil." "Sorun ne o zaman?" Jacob başka bir taş almak üzere uzandı. Taşı elinde çevirmeye başladı; sesini alçak tuttu ve gözünü siyah taştan ayırmadan konuştu. "Sam seni gördüğünde... yani başlangıçta nasıl olduğunu. Billy onlara Charlie'nin iyiye gitmediğin için ne kadar endilendiğini söylemişti ve sonra sen de uçurumdan atladın..." Surat asmıştım. Kimsenin bana bunu unutturmaya niyeti yoktu anlaşılan. Gözlerime heyecanla baktı. "Senin Cullenlar'dan onun kadar nefret etmesi için sebebi olan tek kişi olduğunu sanıyordu. Sen hayatına...sanki canın yanmamış gibi onları dahil ettiğinde ihanet uğramış gibi hissetti." Sam'in bir an böyle hisseden biri olduğuna inanamadım. Ağzımda acı bir tat oluştu, söyleceğim iki çift laf her ikisi için de olacaktı. "Sam'e şunu söyle cehennemin – " "Şuna bak," diyerek sözümü kesti Jacob, inanılmaz bir hızla okyanusa doğru dalışa geçen kartalı gösteriyordu. Kartal son anda kendini durdurmuş ve sadece pençeleri suyun yüzeyine bir anlığına olsun temas etti. Sonra da kanat çırparak pençeleri arasındaki büyük balığı alarak uzaklaştı. "Her yerde görebilirsin bunu," dedi Jacob, sesi birdenbire mesafeli bir hal almıştı. "Doğanın kendi işleyişini; av ve avcıyı, yaşam ve ölümün sonsuz döngüsünü." Bu doğa dersinin amacının ne olduğunu anlamamıştım; konuyu değiştirmeye çalıştığını tahmin ediyordum. Fakat daha sonra bana doğru döndü ve gözlerinde meşum bir mutluluk vardı. "Lakin, balığı kartalı öpmeye çalışırken göremezsin. Bunu asla göremezsin." Alay edercesine gülümsemişti. Aynı şekilde gülümsedim, dahası ağzımdaki acı tat hala duruyordu. "Belki de balık uğraşıyordur," dedim. "Bir balığın ne düşündüğünü bilmek zordur. Hem bilirsin, kartallar güzel kuşlardır." "Böyle mi oldu peki?" sesi birdenbire sert bir şekilde çıkmıştı. "İyi göründüğü için mi?" "Aptal olma Jacob." "O zaman para yüzünden, öyle mi?" diye ısrarla sordu. "Bu harika," diye söylendim ve ayağa kalktım. "Beni bu kadar düşündüğün için koltuklarım kabardı." Ona sırtımı döndüm ve yürümeye başladım. "Off, kızma ama." Arkamdan geliyordu; bileğimden yakaladı ve beni çevirdi. "Ciddiyim! Anlamaya çalışıyorum sadece ve bir çıkmazdayım." Kaşlarını öfkeyle çatmıştı ve siyah gözlerinde gölgeler dolaşıyordu. "Onu seviyorum. Zengin ya da yakışıklı olduğu için de değil!" Son cümleyi tükürür gibi söylemiştim. "Zengin ya da yakışıklı olmasaydı da onu severdim. O kadar yakınız ki birbirimize, o tanıdığım en sevgi dolu, en kendini düşünmeyen, en zeki ve en düzgün insan. Tabii ki onu seviyorum. Bunu anlamasının nesi bu kadar zor?" "Bunu anlamak imkansız?" "Lütfen beni aydınlat Jacob," sesimde alay vardı. "Bir insanın diğerini sevmesi için gereken geçerli neden nedir? Görünüşe göre yanlış bir şeyler yapıyorum." "Sanırım önce kendi türünden birilerine bakarak işe başlamalısın. Normali budur." "Ama bu çok saçma!" diye cevap verdim. "O zaman sanırım Mike Newton'la olmalıyım." Jacob geriye doğru gitti ve dudaklarını ısırdı. Sözlerimin onun canını acıttığını görebiliyordum ama kötü hissedemeyecek kadar kızgındım. Bileğimi bıraktı ve kollarını göğsünde kavuşturdu ve okyanusa doğru bakmaya başladı. "Ben bir insanım," diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulamayacak düzeyde çıkmıştı. "Mike kadar insan değilsin," diyerek insafsızca devam ettim. "Bunun en önemli şey olduğunu hala düşünüyor musun?" "Bu aynı şey değil." Jacob gözlerini gri dalgalardan ayırmamıştı. "Bunu ben seçmedim." Söylediklerine inanamayarak güldüm. "Sence Edward seçti mi? Ne hale geleceğini senden fazla bilmiyordu.Bunun için bir anlaşma imzalamadı." Jacob başını hızlıca öne ve arkaya doğru salladı. "Sen Jacob kendini beğenmişin tekisin, sen de bir kurt adamsın. Ya buna ne dersin." "Bu aynı şey değil," diye tekrar etti ve bana öfkeli bir şekilde baktı. "Neden olmadığını anlayamıyorum. Cullenlar'a karşı daha anlayışlı olabilirsin. Onların özünde ne kadar iyi oldukları hakkında bir fikrin yok Jacob." Daha da sinirlenmişti. "Onların var olmaması gerekiyordu. Onların varlığı doğaya ters." Ona uzun süre gözümü ayırmadan baktım, uzun bir sürenin sonunda nihayet bunu fark etti. "Ne?" "Doğal olmayan diyordun..." diye ipucu verdim. "Bella," sesi alçak ve farklıydı. Sanki yaşlı gibiydi. Ses tonu aniden benden yaşlı birininkine aitmiş gibi değişmişti, sanki konuşan öğretmen ya da bir ebeveyndi. "Ben böyle doğdum. Bu benliğimin bir parçası, ailemin de ve hepimiz aynı nedenden dolayı böyleyiz. Burada olmamızın sebebi de bu." "Dahası," bana küçümser gibi bakıyordu, gözlerindeki ifade anlaşılmazdı. "Ben hala bir insanım." Elimi aldı ve sıcak göğsüne bastırdı. Üzerindeki tişörte rağmen kalbinin atışını avcumda hissedebiliyordum. "Normal insanlar motorsikleti senin gibi kullanamazlar." Belli belirsiz gülümsedi. "Normal insanlar canavarlardan kaçarlar Bella. Ve ben asla normal olduğumu iddia etmedim. Sadece insan olduğumu söyledim." Jacob'a öfkeli kalabilmek gerçekten zordu. Elimi onun göğsünden çekerken gülümsedim. "Bana oldukça insan gibi göründün," diye onayladım. "Şu anda." "İnsan gibi hissediyorum," Gözleri artık bana bakmıyordu, çok uzaklardaydı. Alt dudağı titredi, biraz sarsılmış görünüyordu. "Ah, Jake," diye fısıldadım ve eline uzandım. Bu burada olma nedenimdi. Döndüğümden beri, ne olursa olsun, beklediğim şey buydu. Çünkü tüm o alaycılığın ve öfkenin altında Jacob aslında acı çekiyordu. Şu anda bu gözlerinden okunabiliyordu. Ona nasıl yardım edeceğimi bilmiyordum ama denemek zorunda olduğumu biliyordum. Bunu ona borçluydum, üstelik onun acı çekmesi benim de canımı yakıyordu. Jacob benim bir parçam olmuştu ve bunu hiçbir şey değiştirememişti.
|
||
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| eclipse, full, indir, kitabı, oku, özeti, türkçe, tutulma, İndir |
| Seçenekler | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Midnight Sun - Gece Yarısı Güneşi Kitabı Türkçe Özeti ( İlk 12 bölüm ) | CaPoNe | Kitapların Dünyası / E-book | 29 | 11.03.2010 21:35 |
| Breaking Dawn - Şafak Vakti Kitabı Türkçe Full | CaPoNe | Kitapların Dünyası / E-book | 49 | 08.03.2010 23:55 |
| New Bridge To Success 11th Grade Teacher's Book, 11. Sınıf Öğretmen Kitabı Full İndir | CaPoNe | İngillizce Dersi | 29 | 28.02.2010 20:08 |
| New Moon - Yeni Ay Kitabı Türkçe Özeti ( Full ) | CaPoNe | Kitapların Dünyası / E-book | 15 | 26.10.2009 16:22 |
| 8. Sınıf Türkçe Ders Kitabı Pdf Halinde | CaPoNe | Edebiyat-Türkçe | 0 | 02.10.2009 10:28 |
| Sitemizde Yenimisiniz ? | Yardım Konuları |
| Tavsiye Ettiğimiz Siteler |
| ipotek Forum Web Kutlu Egitim Matik FrmStar.Net PsdTürkiye.Com Havuz |